Bu şehre geleli kaç ay olmuştu; dokuz mu, on mu? Hafızasını yokladı, belleği söylenerek uyandı, doğrulup ropdöşambrını üzerine geçirirken, “Sekiz,” diye cevapladı. Ardından tekrar beyin damarları arasındaki yatağına uzandı.Saatine baktı. Akrep elinde kahvesi, takvime arkasını dönmüş, kurma düğmesiyle post-modernizm hakkında girişeceği hararetli bir tartışmaya hazırlanıyordu. Yelkovan bunu fırsat bilip takvime biraz daha sokuldu.“Saat daha dokuzu on geçiyor, kahvaltı edebilirim,” diye düşündü. Bunu duyan sevimsiz buzdolabı titreyip homurdanmaya başladı. Ocak tavaya çapkın bir bakış fırlattı, günlerdir bu anı bekliyordu. Dikey olarak dezavantajlı olan saygıdeğer elektrik sobasının üzerinden atlayarak açık olan pencereye yöneldi. Platonik aşkının kendisine doğru hamle yaptığını gören bayan pencere, açık olduğunu fark edip menteşelerine kadar kızardı.
Pencereyi kapatıp mutfağa girdi. Bir oda bir salon küçücük evi, alçak tavanı ve dar hareket alanıyla eski bir Rus denizaltını anımsatıyordu.
Salonun duvarları Ligeti’nin etütleriyle kaplanmıştı. Seyrek kullandığı yatak odasının dekorasyonundan sorumlu olan örümcekler mutfağa yöneldiğini görünce derin bir nefes aldılar zira söz verdikleri tarihte işlerini tamamlayamamışlardı.
Minimalizm camiasında tartışmalara yol açacak kahvaltısını tükettikten sonra, kayıt ekipmanlarını son bir kez kontrol etmek için harekete geçti. Kibirli diz üstü bilgisayarı, forsundan geçilmeyen ses kartı ve ukala mikrofonu yarım ağızla, “Günaydın,” dediler. Onları duymazdan gelerek hepsini itinayla 1969’da, Woodstock’da marihuana dumanında boğularak can vermiş bir Volkswagen minibüsün reenkarnasyonu olan sırt çantasına yerleştirdi. Bugün, projesinin bu şehirdeki son günüydü. Kayıt ekipmanı sağlamdı, kahvaltı bile etmişti ama daha fazla dayanacak gücü var mıydı bilmiyordu. Son bir kez cebindeki göçmen paraları kontrol etti. Bay gidiş parası, bay dönüş parası ve bayan yemek parası buruk bir tebessümle selam vererek derin düşüncelere daldılar. Herkes hazır ve farkındaydı, son gün bugün olmalıydı.
240. emprovize konserlerini veren anahtar topluluğu, tacizkar bakışlarla menajerleri bay anahtarlığı süzerek, usulca kulislerine doğru yol aldılar. Kahramanımız, artık denizaltının dışında, tüm savunmasızlığıyla, yaşamının fonunu oluşturan görkemli şehre adım atmış bulunmaktadır. İçeride, bay ocak bayan tavaya bakarak iç geçirmekte, bay elektrik sobası ayaklarını uzatmış kuantum fiziğini düşünmekte, bayan pencere derin bir aşkla prensinin gidişini izlemektedir. Gün başlamış, herkesi de akışına dahil etmiş görünmektedir. Ne de olsa gün, bu şehirdeki son gündür. Kahramanımız usulca denize doğru yönelir, hedefiyle arasında sadece iki kıtayı birbirinden ayıran acımasız ve güzeller güzeli boğaz kalmıştır. Bayan pencerenin talaşlarını diken diken eden bir özgüvenle yürümeye başlar. Aynı anda çok uzaklarda bir yerlerde yaşlı bir siyam kedisi meditasyonuna ara vermiş, yemek tabağına doğru hamle yapmak üzeredir. Kısa süre sonra karnı tok olacaktır, sırtı da zaten pektir.
Kahramanımız kimdir?
Okul hayatı boyunca en sevdiği dersler, boş dersler olan bir öğrenci geleceğini nasıl kurgulayabilir? Hele ki matematik, fen ve sosyal dersleri fatura kuyruklarını; müzik, resim ve beden dersleri gazetelerin hafta sonu eklerini çağrıştırıyorsa! Bu ruh haline saplanan bir öğrenci, hayata ve geleceğe farklı bir pencereden bakmak zorundadır. Bu zorunluluğa düşenleri şanssız sayabiliriz; zira bilinçleri, keşfetmenin verdiği sorumlulukla, bağımsız ve kendine özgü olanı aramayı ve üretmeyi organizmanın merkezine yerleştirirler. Ne yazık ki bu bahtsız organizma yıllar sürecek bir ıstırap sürecine adım atmış olur. Bu biçimin dışında kalanlar, araştırma ve üretimi bir biçimde hayatlarından uzak tutanlar, pişkinlik denilebilecek bir üslupla “normal” etiketinin arkasına sığınıp günlerini gün ederler. Ve bizler açmaya yüz tutmuş birer gelincik tohumu olarak pamuk tarlalarının hasatını gözlemleriz. Bu durum bizi asabi, histerik ve kendini bilmez bir halde ortada bırakır. Pamuk tarlalarının hasat mevsimi, tüm evrende gelinciklerin yas dönemlerine denk gelmektedir.
Günümüzde kişinin icra ettiği mesleği aracılığıyla tavır alabilmesi, iç dünyasına yolculuklar yapabilmesi, sosyal ilişkilerini ve günlük planlarını kaygısızca tasarlayabilmesi elbette oldukça istisnai bir durumdur. Dar gelirli bir memur ailesinde büyümüş olan kahramanımız, söz konusu istisnai durumu biraz şans biraz da içgüdülerini takip ederek oluşturmuş, üretileri aleladenin ötesinde, eksantrik bir müzisyendir. Az uyur, minimal beslenmekten yanadır, hobilerine işinden çok önem verir. Çocukluk idolü Oblomov olsa da ergenlik döneminde Dylan Dog’u keşfetmiş; bu keşif, hayatının projesine ilk adımı atmasına önayak olmuştur.
Kahramanımızın projesi neyi amaçlar ve nelerle ilişkilidir?
Adamımızın yaşadığı hayata ilişkin ciddi takıntıları vardır. İlk ve en belirleyici olan, yaşamının fonunu oluşturan şehirdir. Çok şehir değiştirmiş ve karakterini bu göçebelikle beslemiş bir birey olarak şehirlere duygusal bir anlam yüklemiş, günlük yaşamını şehrin büyüsüne göre düzenlemek kaygısı taşımıştır. Yerleşik düzende yaşayan şehir insanının günü ikiye ayırmasına saplanmasından ötürü müdür bilinmez, gerçekliği gece ve gündüz olarak ikiye ayırır. Hepimizin bildiği gibi gündüz güneşin doğuşuyla başlar, unicornların dansıyla sona erer. Gece, ayın gerinerek tepemize dikilmesiyle kendini gösterir, vampirlerin akşam yemeğini sindirmeleriyle son bulur.
Kahramanımız öğlen 12.00 ve gece yarısı 12.00’de, zevkine göre belirlediği semtlerde şehir gürültüsünü kaydetmektedir. Bu kayıtlardan esinlenerek ürettiği besteleri biriktirip kişisel bir ses-anı arşivi oluşturmaktadır. Böylece zaten tembel ve isteksiz olan belleğini de rahatlatmakta, anılarını sorunsuzca depolayabilmektedir. Arşiv gündüz ve gece olmak üzere iki ana başlıkta toplanır. Bu proje zaman içerisinde kahramanımıza sadece sesleri dinleyerek, hangi zamanda ve mekanda olduğunu ayırt edebilme yetisi kazandırmıştır ki en pratik faydası körkütük sarhoş olunan anlarda kendini gösterir.
Kahramanımıza göre şehir ve müzik, keyifli bir hayat için benimsenmesi ve iç içe geçirilmesi gereken en temel iki unsurdur. Her ikisi de anılarımızı belleğimizin ihanetinden korur. Yaşamımızın fonu olan şehir, fon müziğiyle birlikte tamamlanır. Bizi yutmaya hazır bir canavardan, kucağında uyuduğumuz, zaman zaman bizimle birlikte mücadele eden bir dosta dönüştürür. Sevdiğiniz bir şarkı eşliğinde şehirle sevişmek, hazların en büyüğüdür. Müzisyen, seçilmiş olan değil, seçmiş olandır. Gelincikler bunu bilir ama görmezden gelir!
Adamımız Taksim’deki kaydını tamamlamış, kayıtsızca dolaşmaya başlamıştır bile. Tünele yakın ara sokaklardan birinde rastladığı bir kahvede kaydettiklerini gözden geçirmek ve sıcak bir şeyler içmek için mola verir. Bay dönüş parası ve bayan yemek parası korkuyla birbirlerine sokulurlar. Şimdiden kaybettikleri dostlarını özlemeye başlamışlardır.
İnce belli bardak takıntısını da belirtip çayını sipariş ettikten sonra bilgisayarını açıp kayıtları dinlemeye koyulur. İlk kayıt, kalabalığın uğultusu ve trafik gürültüsüyle örülmüş sıradan bir şehir meydanı kaydıdır. İlham verici bir cümle ya da kelime yakalama umuduyla birkaç defa dinler. Bir bardak çay daha sipariş ettikten sonra ikinci kayda geçer. İlk dört dakika sonunda dikkati dağılmaya başlamışken aniden büyüleyici bir sesle irkilir. Kelimelerin anlamlarını önemsemeden kaydın netliğine odaklanır. Nasıl olmuş da fark etmeden böyle bir kayıt yapmıştır? Sakin olmaya çalışır, istem dışı bir hareketle önündeki adisyona sesin söylediklerini not almaya başlar. Zihninde, “Delirmek için daha çok erken” yazan bir pankartla ördekler gösteri uçuşu yapmaktadırlar.
“Senin gibi bir anı biriktiriciye uzun zamandır rastlamıyordum. Ah zavallı sesim, kendi sesimi duymayalı o kadar uzun zaman oldu ki! Niçin seni seçtim bilmiyorum. Anı biriktiricilere olan zaafımdan mı acaba? Belki de uzun zamandır bana bu kadar dostça yaklaşan, beni anlamaya çalışan kimseye rastlamadığım içindir. Hareketlerinden sabırsızlandığını anlıyorum, şimdi iyi dinle: Beşiktaş’tan Üsküdar’a motorla geç ve denizin sesini kaydet. Seni bir sürpriz bekliyor olacak müzisyen-anı biriktirici!”
Yazdıklarını defalarca okur, kaydı tekrar dinlemek üzere kulaklığını takar. Her iki kayıt da sıradan kalabalık gürültüsüyle doludur. Ses sırra kadem basmıştır. Geriye yaslanıp iç çeker. “Daha çok uyumalı, korku edebiyatı ve Dylan Dog’a ara vermeliyim,” diye düşünür. Ancak işgüzar beyni çoktan Üsküdar’a gidilmesi için emir vermiş, demir almayı beklemektedir. Bayan yemek parası daha ne olduğunu anlamadan kendisini leş gibi kokan yazar kasanın içinde bulur.
Az sonra yolcuların şaşkın bakışları arasında kayıt tuşuna basmıştır bile. Beş dakikalık kayıttan sonra Üsküdar iskelesine çok da uzak olmayan ev-denizaltına ulaşır. Kahramanımız en son burada görülmüştür. Bay elektrik sobası ve bayan pencerenin ifadelerine göre telaşla eve girmiş, kulaklığını takıp notlar almış ve telaşla evden çıkıp ortadan kaybolmuştur. Aşağıdaki notlar bayan pencerenin kişisel arşivinden alınmıştır:
“Gelmene çok sevindim. Bu ilk randevumuz sayılır. Ben de en az senin kadar heyecanlıyım emin ol.
Sanırım ilk önce kendimi tanıtmalıyım. Ben bu şehirde kalan son birkaç periden biriyim. Bana istediğin adı verebilirsin, biz sizler gibi kelimelerle tanımlamaz, isimlendirmeyiz, birbirimizi. Siz dünyada var olmadan önce buradaydık, sizden sonrada burada olacağız. Geçmişte seyrek de olsa sizlerle iletişim kurduk. Yöntemlerimiz gizli ve özeldir ama üzerinizdeki etkimiz dikkate değer. Mısır’daki kardeşlerimin o piramit dediğiniz yapıları ne amaçla tasarladıklarını bir bilsen çok şaşardın sanırım. Ya da perilerinde tuvalet ihtiyacı olduğunu ve Stonehenge denen yerin aslında… Her neyse vaktimiz dar ve söylemek istediğim daha önemli şeyler var.
Sana ilk kez evinin bahçesinde yavru bir kediye “Küçük Prens”’i okurken rastladım. Nasıl heyecanlandığımı anlatamam, hangi insan bu kitabın kadim zamanlarda bir peri tarafından yavru kedileri sakinleştirmek için yazıldığını bilebilirdi ki? Seçilmişlerden biri olduğunu ve bana haber verilmeden şehrime gönderildiğini bile düşündüm. Sana seslendiğimde beni duymamana ne kadar da üzülmüştüm. Yine de kendimi seni takip etmekten alamadım. Kararımı geçen hafta, başka bir yavru kediye pelerin giydirmeye çalıştığın gün verdim. Sen seçilmişler arasına girmeliydin ve ben bunu gerçekleştirebilecek bu şehirdeki yegane periydim.”
(Pencerenin arşivindeki kahramanımıza ait bu notlarda (bir bloknotta tutulmuş) arka sayfa koparılmış ve kaybolmuş, bir sonraki sayfa sinsi ve bembeyaz sırıtışıyla bomboş duruyordu. Tam ümidi kesmek üzereyken, elektrik sobası boş sayfayı yumuşak bir kara kalemle karalamayı önerdi. Küstah sayfanın o bembeyaz sırıtışının nasıl eriyip gittiğini görmeliydiniz.)
“Evet sevgili dostum, sana vereceğim görevler bitene kadar beraber olacağız. Daha fazla uzatmayalım, ilk görevin şu anda uğraştığın projeni bitirmek. Son olarak şunları söyleyeceğim. Şehrin de müziğin de yaşamındaki yerini tekrar sorgula. Zamanla dolaştığın bir sokağın veya dinlediğin bir şarkının seni nerelere götürebildiğini keşfedip, şaşıracaksın. Anıların seni ellerinden tutup bulutların üstüne, bazen de toprağın yedi kat dibine sürükleyecek. Geceyi ve gündüzü tanıyacaksın. Geçmişine yolculuklar yapıp, bugününü anlayacaksın. Gerçekten kim olduğunu bulduğunda ilk görevin tamamlanmış olacak. Pelerinli bir yavru kedi uçarak yanına geldiği gün bir kez daha denizin sesini kaydet, senin için söylediğim şarkıyı duyacaksın.”
Notlar burada son buluyor. Hanımefendinin söylediğine göre kahramanımız hala bu şehirde ve perinin verdiği görevlerin peşinde koşturup duruyor. Eğer aşkınızın ateşi sizi donmaktan koruyorsa, duyarlı dostlarınız ne pahasına olursa olsun kuru odun bulacaktır. Aşağıda kargaların akıl almaz maceralardan sonra ele geçirdikleri ve biricik dostları pencere hanıma hediye ettikleri perinin şarkısı var. Bakalım siz dinlerken perinin sesini duyabilecek misiniz!