Şehrin İçinde Yalnız Bir Yolcu


Atilla Birkiye

Fotoğraf: Arzu Taşçıoğlu

Ahmet Rasim’in ünlü bir yol denemesi vardır. Meteliğe kurşun attığı bir günde, dostlarından borç para bulmak için Bakırköy’den Kuledibi’ne kadar yürüyerek gittiği bir serüvendir. Yoldaki olup bitenleri onun usta kaleminden benzersiz bir öykü biçiminde okursunuz. Örneğin kahve için ayırdığı parayı ve kahve mola yerlerini stratejik bir kurgulamayla aktarır.,

Aslında Ahmet Rasim gibi olmasa da çoğumuzun şehrin içinde böylesine yol serüvenleri var; çok fazla uzun olmayan ama her seferinde Orhan Veli’yi anımsarcasına başladığınız, küçük yolculuklar.

Bunlardan biri de: Cağaloğlu’ndan Sirkeci’ye iner; Karaköy Köprüsünü (yenisi tabii ki) geçer, Tünel’e biner; ve Taksim’e doğru yürür ya da –şimdilerde– tramvayla gidersiniz.

Eskilerdeki şehrin yol edebiyatı bugün için de geçerlidir. Diyebiliriz ki bu yol edebiyatı hiç bitmez. Eskiden az sayıda araba, vb. araçtan kaynaklanırken; şimdi çok sayıdaki arabanın varlığından kaynaklanır.

Cumhuriyet gazetesinden akşam saatlerinde çıkmışsanız, Sirkeci’ye yürüyerek inmek her zaman daha çabuktur, sizin anlayacağınız.

Sirkeci’ye de geldiniz mi, Eminönü şurasıdır ve hemen iskelelerin yanından, “balık ekmek” satanların ve binlerce işportacının yanından geçerken zamanın nasıl geçtiğini anlamazsınız bile.

Eh Karaköy Köprüsüne geldiniz mi iş kolaydır. Çünkü Köprüyü geçmek epeyce zevklidir. Tam karşınızda; rıhtıma yanaşmış yolcu gemilerini; başınızı biraz sağa doğru çevirdiğinizde Üsküdar-Salacak çizgisini –bir yerlerde Kız Kulesini–; üşenmeyip başınızı daha sağa, çok hafif geriye doğru çevirdiğinizde de Topkapı Sarayının ağaçlar arasındaki güzelliğini görmek olanaklıdır.

Ve deniz de, onlarca vapur ve motorun ordan oraya gidip geldiği, düdüklerin öttüğü, dumanların çıktığı bir mavilik olarak ayaklarınızın altında uzanır. İş gününün kargaşasından, şehrin kalabalığından birdenbire kendinizi görkemli bir manzarayla karşı karşıya bulmuşsunuzdur.

Karaköy Köprüsü, –yenisi de merak etmeyin– bununla bitmez. Yolda satıcıların yanı sıra ne hikmetse en çok da kâğıt mendil satıcıları vardır; birdenbire karşınıza akordeon çalan ve önüne bez bir mendil açmış biriyle karşılaşabilirsiniz.

Fotoğraf: Arzu Taşçıoğlu

Balık tutanlar; eski köprüdeki konumlarını, her ne kadar biraz daha yükselseler de korumaktadır.

Etrafı seyretmekten henüz hayal bile kuramamış, köprünün sonuna da gelmişsinizdir. Karaköy yeraltı geçidine ayak basar basmaz; Kadıköy vapuruna giden binlerce kişi üzerinize üzerinize gelir. Yüzlerinde günün yorgunluğu vardır. Hele hele günlerden cuma ise iyice bir bitkinlik gözlemlenir; ama bunun yanı sıra gizli bir sevinci, bir bıyık altı gülümsemesini de bulursunuz.

Tünel’e her girdiğimde; kendimi yalnız duyumsarım. Bu belki de binanın soğukluğundan belki de tavanın yüksekliğindendir.

Yıllar öncesine gider Kuledibi’ndeki halamın altıncı kattaki dairesinde yatıya kaldığım gecelerde kurduğum hayalleri anımsarım. Nasıl oluyordur da Tünel halamın evinin altından geçiyordur…

Vagon gelmiş öteki taraftan yolcular indikten sonra; beklediğimiz tarafın kapıları açılmış ve içeri doluşmuşuzdur. Girer girmez daha çabuk inmek için vagonun yukarı kısmına yani sola doğru gider otururuz.

Vagonun yolcuları genellikle orta katmandır. Sultanhamam, Karaköy, Perşembe pazarı üyeleri, çalışanları, küçük işletmecileridir. Bunlar Tünel’in abone kartlı yolcularıdır.

İş saatlerinde değilseniz; yolcular genellikle tek’tir. Ama akşam saatlerinde ya da sabah saatlerinde binmişseniz; ikililer; üçlüler görürsünüz. Alçak sesli sohbetler vardır.

Bu bir avuç insan kalabalığında her cinsten ve her dinden insanı görmek olanaklıdır. Derken zil çalmış vagonunuz yukarıya doğru harekete başlamıştır.

Kimilerinde bir Tünel korkusu vardır. Bir türlü binemez; binse de diken üzerinde yolculuk eder. Ya birdenbire bir arıza olup tünelde kalacağından ya da tavanın tepesine çökeceğinden; hatta kimileri de birazdan karşıdan gelecek olan öteki vagonla bir aksilik yüzünden çarpışacağından falan korkar.

Fotoğraf: Arzu Taşçıoğlu

İşte tam o sırada karşıdan ışıkları görülür öteki vagonun. Bazen sağınızdan bazen solunuzdan hızla geçer. Karşıki vagondaki yüzleri yakalamaya çalışırsınız ama; belirgin bir şey göremezsiniz. Yalnızca ışıklı bir kutu geçmiştir yanınızdan.

Tünel yolcularının ne hikmetse yalnızlığın acısını yaşar gibi bir ifade vardır yüzlerinde. Belki de vagonun ışığı böylesine bir yanılsamaya neden olmuştur. Belki de gerçekten öyledir.

Neyse insanların öykülerine fazla girmeyelim; girersek kim bilir…

Tünel içi düşler de biter; vagon hızını kestiğinde. Yolcular ayaklanır, geriye doğru bir eğim olduğundan bir yerlere tutunur; kapılar açılır; sanki herkesin bir acelesi varmışçasına hızla Tünel’in kapısından kalabalık halinde çıkılır. Tabii ki birilerinin yetişmesi gereken işler vardır ama tüm Tünel yolcularının acelesi olduğu doğrusu kuşkuludur.

Bana sanki; “kafamıza çökmeden ya da içerde kalmadan bir an önce şuradan çıksak” korkusunun bilinçaltı bir koşuşturması gibi gelir.

Kapıdan çıktığınızda önünüzde üç temel seçenek vardır. Ya tramvayla Taksim’in yolunu tutarsınız; ya da etraftaki kitapçılara, mağazalara, plakçılara ve yoldan gelip geçen insanların yüzlerine bakarak yürürsünüz. Üçüncüsü ise, hiç fazla uzağa gitmeden, biraz ilerden Asmalımescit’e kıvrılıp, Yakup’un ya da Refik’in yolunu tutmaktır.

Bu ise bir başka serüvendir…

Fotoğraf: Arzu Taşçıoğlu

Bu yazı, daha önce Atilla Birkiye’nin Hep Sonbaharı Yaşadık (İş Bankası Kültür Yayınları, 2003) adlı kitabında yayınlanmıştı. Seksek’te yazarın izniyle yayınlanmaktadır.



Page copy protected against web site content infringement by Copyscape