
1987 yılında askere gittiğimde, yeşil piyade giysimin içinde yeşil kitaplar saklıyordum. Almanya’da yeşil efsane devam ediyordu. Türkiye’de solun üzerinden 12 Eylül cuntası geçmişti. Ezik düzlemdi yaşanılan.
Almanya deneyiminden az çok haberdar biri olarak özellikle otonomiler uygulaması çok ilgimi çekmişti. Belki de 12 Eylül öncesi direniş komitelerine benzetmiştim.
Yeşil piyade giysileri içinde Sivas’ın zaman zaman eksi 30 dereceyi bulan soğuk beyazında düşüncelerim doğrusu epey yeşermişti. Niye olmasın? Ülkem için yeni bir siyaset tarzı olabilirdi. Zaten Türkiye’de de yavaş yavaş yeşil uç vermeye başlamıştı. Askere gitmeden birkaç yıl önce Ege kasabalarından birinden küçük bir kız başbakana mı yoksa devlet başkanına mı, “yeşili koruyalım” mektubu göndermişti. O yılların tek kanallı televizyon medyasında küçük kız, kısa süreliğine Andy Warhol ününe ulaşmıştı.
Askerden dönünce, ekmek derdiyle birlikte yeşil derdine düşüp, o günlerde basında yer almaya başlayan Yeşiller Partisi’yle derhal ilişkiye geçtim. Partililerin, birkaç ayrıksı kişi dışında yeşil “felsefe” ile pek aşina olmadığını görmek beni yıldırmadı. Hafif bir burkulma yaşandı. Çünkü ben sosyalist yeşil bir “duruş” savunusu içinde ezberimi hazırlamıştım çoktan. Böylesi bir yüksek tartışma ortamını bulamamanın burkulması çabuk atlatıldı. Olmayan paramla gazeteye ilan verip, bulunduğum ilçedeki yeşilleri toplantıya çağırdım. Çağrıya uyan az olmasına karşın, bu az sayı doğrusu beni oldukça heyecanlandırdı. Üstelik bu alçakgönüllü toplantı girişiminin sayın genel başkan tarafından, örgütlenmenin hızlandığı, yakında önemli bir ilçenin de örgütleneceği şeklinde gazetelere sunulması hoş bir gelişmeydi doğrusu. Nitekim bir süre sonra ilçe örgütlenmesi tamamlandı. Hiç de yeşil olmayan klasik bir parti açılışı ve bazı gelişmeler bende, yeşilin bu ülkede Almanya’da olduğu gibi yeşermeyeceği düşüncesini doğurdu. Nasıl ki, demokrasi, sosyal demokrasi oralarda olduğu gibi bu ülkede yeşermiyorsa, yeşil de aynı biçimde yeşeremeyecekti. Çünkü dinamikler, etkenler, sosyo-ekonomik yapı… ne dersek diyelim eş/benzeş değildi. Sosyalist hayallerim hiç solmadı, ama sosyalist yeşil hayalim susuz kaldı kurudu.
Sonra zaman geçti. Afrika’ya gittim. “Siyahi yoksul bir Afrika/ kalbinde temiz bir beyaz yok” dediğim Afrika’ya. Afrika’nın en “medeni” ülkelerinden birisine, ırk ayrımcılığının yakın zamanlara kadar anayasal bir kural olduğu siyahların 1994’de iktidarı aldığı Güney Afrika’ya.
Oradaki dostlar övgüyle anlattılar, tüm kenti kaplayan yeşil örtü doğal değilmiş, tamamı sonradan dikilme. Beyaz efendi zamanında akıl edip yeşertmiş her yanı. Ülkenin içlerine “turist” gibi değil de içerden biri gibi ilerledikçe gördüm maden işleme nedeniyle oluşmuş toprak tepelerini. Kara Afrika denmeden önce akla gelen yeşil Afrika, Afrika ormanları, vahşi hayat gibi adlandırmalar ise koca bir yalan. Dünyanın kuzeyindeki beyaz adamın pazar becerisi vahşi hayatın yerini çoktan almış. “Sözde” koruma bölgeleri, “sözde” koruma çitleri koca kıtayı tamamen bölmüş. Doğal yaşam tam bir kimlik/kişilik parçalanması gibi fragmanlaştırılmış ve satışa sunulmuş.
Buyurun, lüks cipinizle yollarına asfalt dökülmüş safariye. Egzozundan çıkan dumanın zararı olmaz. Ağaçlar süzer nasılsa. Zaten buralar hep koruma altında. Çevrilip, kapatılıp, koruma altına alınmış. Bu yoğun trafikten maymuna dönmüş yaşlı bir aslan arkasını dönüp gidiyor. Akşamın karanlığında “turistlerin” görmesi için gözüne tutulan sert ışıktan şaşkın zürafa, ait olmadığı bir zamanda yaşıyor. Bu şaşkınlık belki de üreme güdüsünün yitmesine neden oluyor. Maymunlarsa, iyice maymuna dönmüşler, asfalt kıyısında arabalardan atılacak yiyecekleri bekliyorlar.
Sahte bir doğa seviciliği tam gaz. Odanızdaki sinekleri sakın öldürmeyin, doğal dengeyi bozarsınız, deniyor büyük bir ciddiyetle. Sinekler ikonlaşıyor birdenbire. İkonlar zamanındayız. Sahte bir önemseme. Ciddiyet. Yeşil, beyaz efendinin büyük bir yalanı. Nasıl ki Afrika’yı bir yalana dönüştürdü, öyle bir yalan. Dolar, para yeşili asıl sevgi.
Afrika’nın karakteristik yassı, eğik ağaçlarının arasından geçiyoruz. Yakınlarda bir kasaba olmalı. Çünkü önce gri bir Siyah gettosu görülüyor. Sonra yeşil bir banliyö. Beverly Hills örneği, iç bayıltan güzellikte konutlar. Beyazların ve beyazlaşmış siyahların. Sermaye sahibi olmuş siyahların yani. Şu bizim eski Marx’ın dediği emek/sermaye çelişkisi, eskiden var olan siyah emek, beyaz sermaye, ırk karışımlı çelişkinin yerine doğrudan gelip oturmuş. Arada yeşil bir çizgi vardır belki. Yeşili koruyalım, sevelim. Beyaz olmuş siyahların duvarları daha yüksek. Geldikleri yeri ve elde ettiklerinin bilinciyle. Kaybetmemek gerek. Siyah-beyaz karışımlı sermayenin normal koşullarda gri olması gerekmez mi? Renk bilgisi koşullarına göre beklenen renk bu yani. Hayır siyahbeyaz sermaye birliği beyaza, sadece beyaza tekabül eder. Diğer tarafta siyah emek ve yeşil fragmanlı Afrika.
Dünyanın delinen tarafı sadece atmosfer değil. Dünyanın dibi olan Afrika da çoktan delinmiş. Kişisel olarak bana etkisiyse, ah Afrika! Ya da Soweto’yu da gördükten sonra ooffrika! dedirten bir burkulma.
Fotoğraf: Paul Szustka