
“Geceleri gökyüzünde/Şairlerin önsözünde/Sağdan vurup sol gözünde/Parsa topla benim için…” (1) ben kendim i-pod, ben radyolu, bol hafızalı, mp3 çalarlı cep telefonlar, gibi mırıl mırıl… Son dinlediğim şarkı zihnimde yankılanırken, apar topar kırmızı ışıkta yakaladığım otobüse bindim. Bastım Akbili’mi! “Klililik” sesi yerine “doin going!” Akbilim bitik! Şarkı durdu içimde; özel otobüse bindiğimden inmeye yeltenecek oldum ama yeşil ışık yandı, otobüs hareket etmeye başladı ve tısss! Artık yapacak bir şey yok. Önce boğazımı temizledim sonra arkaya dönüp, “Akbil’i olan var mı?” diye seslendim; kimsede ses yok! Sesi bırakın hareket yok; hani bakar insan, şöyle yan yan; acaba her seferinde bu kız aynı numarayı mı yapıyor, diye; sonra gözlerini çevirir sonra bir daha bakar, duymamış gibi yapıp kıçını hafifçe önce kendine çekip, cam tarafına çevirir; ama yok, ne ses var ne hareket! Yılmadım tekrar sesleneyim, dedim; “parasını vereceğim, akbili olan var mı?” Yine ses yok! Kaldım sap gibi girişte! “Yooouuk mu?” diye seslenmek için çektim nefesimi içime ama birden anlayışlı şoförlerimizin olduğu aklıma gelince, “şoför bey son durakta ineceğim, o zaman bilet alıp atsam olur mu?” diyerek hızlı bir şekilde verdim nefesimi. Şoför bey, “Olur, olur,” dedi. Güven vermek için ön kapının orada durdum. Şoförün yanındayım ya, arkaya dönüp dönüp baktım; size kalmadık! Şoför bey sağ olsun, der gibi. Sonra bir ara hıncım geçince, tekrar arkaya dönüp baktığımda fark ettim ki ben sanki otobüse değil de otobüs şeklinde tasarlanmış bir kulübe girmişim. Herkeste kulaklık. Deli gibi müzik dinliyor millet. Kimisi ayakta gözlerini kapamış; otobüsün sallantısından kimse fark etmez rahatlığıyla sallanıyor, kimisi başını cama dayamış, şehirlerarası yolculuk havasında dalmış gitmiş; kim bilir ne düşünüyor! Bir başkası, bir yandan kitap okuyup bir yandan da hoparlör görevi görüyor; ses neresinden çıkıyor kim bilir? Ben de diyorum, neden hiç kimse Akbil’ini vermedi! Kimse, kimseyi duymuyor ki; bırakın başkalarını, kendilerini bile duymuyorlar! Şoför de farkında sanırım durumun (beni de unuttuğu aşikar!), kendi kendine konuşuyor, kızdığı zaman da basıyor küfürü… Otobüs insanları şöyle olmuyor mu? Hani sabah kalkıp afyonu patlamadan otobüse binenler ve ayılmadan işe başlayanlar, akşam hala ayılmamış, üstüne üstlük dermanı ve zamanı kalmamış olarak yine otobüse binenler! Eee, yoksa bu son model telefonlar, mp3 çalarlar, i-podlar nasıl alınır değil mi? İçimde devam eden şarkının sesi yükseldi “…Pissst barmen/ Sen de bizdensin/Karlı kayın ormanında/Bisiklete binersin başkaldırıyorum de! ” . Ben bunları geçirirken beynimin otobüse programlanmış bölümünden, bir kadının yüzüne bakakalmışım sanırım dik dik! O da bana gözleriyle, tek eğlencemiz otobüste müzik dinlemek; zaten zaman yok, zaman olsa da derman yok, derman olsa para yok, para olsa keyif yok, der gibi bakınca fark ettim. Ben de anneannem gibi kafamı içime çekip gıdıma doğru birleştirdim; bir nevi ona hak verdiğimi, bir nevi de onaylamadığımı belirten beden dilimle; tamam, müzik ruhun gıdası ama bu kadarı başka türlü zehirler adamı, diye cevap verdim. Sonra müziğimi dinledim… “Kaldır başını/İndir kaşını/Azgın demokrat!” Düşün ne olacak; akşam eve gideceksin yine yemek yenecek, tam kendine geleceksin ama uykun da gelecek, gün bitecek! Ertesi gün bu eğlence otobüsü ve yine ve yine… Eee, sonra emeklilik, sonra boşluk! “Geceleri gökyüzünde/Şairlerin önsözünde/Sağdan vurup sol gözünde/Parsa topla benim için…” Dıbıdıbıd! Ve geldik… Son parçaaaaaaaaa/duraaaaak, diye bağırmak gerek, şoför de bunu yapıyor zaten… “Ben bilet alıp geliyorum, şoför bey, bu arada giriş ne kadardı?” deyince, “ne girişi?” dese de, ben zihnimde dönen şarkıyı değiştirip biletix gişesine doğru ilerliyorum; “Bu iş zor Yonca/Çünkü insanlar yıllar boyunca/Hiç soru sormadan durur…”(2)
(1) Pisst Barmen, Fikret Kızılok
(2) Bu iş zor Yonca, Bülent Ortaçgil