Girişindeki plastik yeşilliği bile bakımsızlıktan sararmaya başlamış, eski Şişli apartmanlarından birinin çatı katında oturuyorum. Merdivenlerde birbirine karışmış yemek kokularının en cazgırı olan 3 numaralı dairenin balık kızartmasını, 6 numaralı dairenin kedisiyle birlikte keyifle içime çekerek tırmanacağım tam 5 kat var yani. Televizyondaki hava durumu spikerinin yalan dolu sesi tüm katları bastırırken, 8 numarada oturanlar sağır mı, yoksa televizyonları açıkken öldüler mi diye düşünüyorum. Kapıyı çalmak istiyorum ama zil sesini duymayacaklarını bildiğimden hiç yeltenmiyorum. Kapımın önündeki paspasta, artık hiç gelmeyen dost mektuplar yerine, kapıcımın bıraktığı faturaların, haince gülümseyerek beni beklediği o rutin akşamlardan biri işte. Pazartesi günleri fatura gönderme yasağına ilişkin yasa önergesi sunacak bir siyasi parti çıkmadıkça oy kullanmamak lazım. Faturaları, girişte ilgisizlikten bezgin bezgin somurtan sehpanın üstünde birikmiş eski faturaların yanına fırlatıyorum, kaynaşsınlar bakalım biraz. Salona göz attığımda yerdeki okunmuş pazar gazetelerinden daha yorgun ve yıpranmış hissediyorum kendimi.
Çabuk bir duş sonrası, mutfaktaki, dünden kalan yarısı içilmiş son kahveyi sıcak su ile canlandırıyor ve elime bir kitap alıp salondaki koltuğa çöküyorum. Okuduğumu zannettiğim ama aslında sadece baktığım kitabın sayfalarındaki “alışık” sözcüğünün sonundaki “K” harfi, “Hey! Sen! Ne bakıp duruyorsun, bu cümleyi dördüncü kez okuduğunun farkında mısın? Okumayacaksan kapa kitabı da biz de keyfimize bakalım,” diye bağırınca donakalıyorum. “Şey pardon, biraz dalgınım da, bir de canım sıkkın bu aralar,” gibi bir şeyler geveliyorum beceriksizce ve hemen ardından “Şimdi niye canın sıkkın, niye dalgınsın gibi bir ton soru sormaz umarım,” diye geçiriyorum içimden ve kızarıyorum. Kafayı yedim ben! Kitaptaki harflerin konuşmaya başlamalarından değil de bana sorabileceklerinden çekinip korkuyorum! Gülümseyen “K” harfine bakıyorum şöyle göz ucuyla, tanıdık birine benzetiyorum sanki onu. Sözcüğün içinden sıyrılıp, kitabın dışına atıyor kendini ve koltuğun kenarına oturup, bacak bacak üstüne atıyor. Etrafı ve beni meraklı ve arsız bakışlarla şöyle bir süzüyor, “Yalnız mısın? Senden başka kimse yok mu evde?” diyor. “Yalnız-dım, bir harf gevezelik edene kadar” diyorum. Hiç de alınmış görünmüyor, gayet pişkin devam ediyor, “Biliyor musun,” diyor, “gıpta ettim sana, ben asla yalnız kalamam, yanımda en az bir harf daha olacak ki anlamım olsun, yoksa bir hiçim.” Bu durumun birçok insan için de geçerli olduğunu söylemek istiyorum ama canımın sıkkın olduğu durumlarda hep yaptığım gibi, yine susuyor ve içimden sessizce veriyorum ona bu cevabı; bir harfe bile cümle kuramaz olmuşum. Sessizliğimi fark etmiyor K harfi, devam ediyor anlatmaya, “Hiç kolay bir şey değil bu durum, bazen yanındaki harfle bir anlam yakalıyorsun ama yarattığın o anlamın pek de içinde olmak istemiyorsun. İstemediğini söylesen yalnızsın, söylemesen anlamını beğenmediğin bir sözcüğün parçasısın. Yalnızlığı mı, yanlışlığı mı kabul edeyim ikilemi yani. Bazen de çok anlamlı bulduğun sözcüğün, aslında ne kadar sıkıcı olduğunu fark ediyorsun zaman ilerledikçe; ya da tam tersi olabiliyor, alıştıkça vazgeçilmez olabiliyor sığ bir kelime. Her şey o kadar hızlı değişiyor ki gerçekler beklentinin gerisinde kalabiliyor ya da tam tersi.” Konuştukça emin oluyorum tanıdığım; hem de çok yakın tanıdığım birine benziyor bu K harfi… “Hey beni dinliyor musun, yoksa sana dört kere anlatmam mı lazım? Yazılı algılaman dörtse, sözlü algılaman kaça gelir acaba?” diye tersleniyor. Abartılı öfkesi beni kıracağına sadece gülümsetiyor.
Bir anda odamda bir harfle konuşmak, dünyanın en normal şeyiymiş gibi içimi K’ya dökerken buluyorum kendimi. “Bu aralar hayatımda her şey fazla hızlı değişiyor. İşime çok zaman ayırdığım için dırdır eden erkek arkadaşımdan ayrıldım iki hafta önce. Ayrıldım derken, aslında o beni terk etti demek daha doğru olur. Ben işime zaman ayırmıyordum ki işim o zamanı çalıyordu benden. Ne yapayım, toplantının ortasında müşterime, “Pardon erkek arkadaşım eve gelmiştir konularımıza yarın, tam kaldığımız yerden devam ederiz,” diyemem ya. Adam Hollanda’dan gelmiş yahu! Onun iş saatleriyle benimkinin uyuşmaması, neden benim işe daha fazla zaman ayırmam olarak yorumlanıyor, anlayamadığım buydu. Zaman demişken, onun bu kadar boş zamanı olmasına karşın, günlük hayatın zaman tüketen market alışverişi, fatura ödemeleri gibi detaylarına hep benim koşmam da ayrıca anlamadığım bir durumdur. Çok çalışıyorum, ona zaman ayıramıyorum diye sevgilimden ayrılalı iki hafta oluyor ve bugün ne oldu biliyor musun? İşimden kovuldum! Şimdi bir sürü zamanım var ama bu zamanı birlikte geçirebileceğim ne bir sevgilim, ne de ayrılık acısını unutmak için kafamı meşgul edecek bir işim var. Hah! Hayatın çok zalim bir espri anlayışı var bence!” Dudağını küçümseyerek büküyor K harfi, “Ne olmuş yani, değişim iyidir, daha az zaman alacak bir iş ve daha anlayışlı bir sevgili bulmak için önce elindekileri kaybetmen gerekiyormuş demek ki,” diyor. Kafamı sallıyorum hayır demek için, “Gençken her değişiklik beni heyecanlandırırdı. Yarının bilinmezliği, yaşadığımı hissettiriyor bana diye düşünürdüm. Ama şimdi aldığım riskler beni sadece korkutuyor. Gençken değişiklikler sırasında uçan bir kuş ya da yüzen bir balık kadar rahat oluyor insan. Ama orta yaşa yaklaştıkça değişiklikler karşısında kendini, uçan bir balık ya da yüzen bir kuş kadar garip hissediyorsun. Alaycı bir gülümseme beliriyor yüzünde. “Orta yaşlılığın ardından yaşlılık geldiği bir sır değil. Ölü bir balık ya da kuş olmadan önce ne yapacaksan biran önce yapsan iyi olmaz mı? Zaman pek de lehine geçmiyor.” Konuşurken bir yandan da çıktığı kitaba ilişiyor gözü ve geçenlerde kitabın içine yazdığım yazıyı okuyor. “Sen mi yazdın?” diye soruyor sertçe. Evetliyorum başımla. Sanki ulu orta bir yerde fermuarı açık yakalanmışım gibi utanıyorum. Anlatmak istediklerim kontrolden çıkınca bir çekingenlik geliyor üstüme. Aşık olduğum adamlarla konuşurken de olur bu çokça. Ummadığın bir anda dikenli tellerle çevirdiğin, kapısına korumalar diktiğin bölgenin tam ortasında meraklı birini bulursun ya. Nasıl girdiler oraya, ne ara diye şaşırırken onlar da çocukça bir merak ve saflıkla soru atarlar arka arkaya; o ne, bu neden, şu kim. Bu gafil avlanmanın önüne geçemeyeceğim ben hiç. “Defter alacak kadar paran mı yok, kitaplara yazıyorsun? Ne yazıyor, okusana şu kargacık burgacık yazını. Bu arada, yazın lafı ağzında geveleyen insanlar gibi. Bunların ne dediği anlaşılmaz ya, senin de yazdığın okunmuyor. Madem anlaşılsın istemiyorlar niye gevelerler? Ay sen de madem okunsun istemiyorsun neden karalıyorsun. Aman, her neyse, oku hadi!” Bir an kitabı çat diye kapamak geliyor içimden, ne olurdu acaba? K yok mu olur, canı acır mı, yoksa kitaba hiç dönmez ve hep başıma mı kalır? Öfkem son olasılık nedeniyle yatışıyor. Sonra da, beni öfkelendirmesinin aslında biraz hoşuma gittiğini fark ediyorum. Bu K kesinlikle çok iyi tanıdığım birine benziyor. Kitabı, kapatmamaya özen göstererek elime alıyor ve boğazımı temizleyip okuyorum karaladığım cümleyi, “Sevgi kırıntılarından ekmekler var yüreğimde bir fırın dolusu.” Birbirimize bakıyoruz sessizce birkaç saniye, K içini çekip, sesini o alaycı tondan temizleyerek konuşmaya başlıyor: “Bak, kendini bir ısırıktan sonra bırakılmış bir elma gibi hisseden bir tek sen değilsin. Herkes bazen böyle hisseder. Yapılacak şey şudur, ihtiyaç duyulmayı beklemeyeceksin. Yüreğinde bayat sevgi ekmekleri stoklamaktansa, bırak insanlar birer ısırık alsınlar. Tadına bakmadan tamamını yemeye kim, nasıl karar verebilir? Eğer yatağına yattığında, seni sağa sola döndürerek uyutmayan, hatırladıkça midene tekme yemişsin gibi hissettiren şeyler, yaşadıklarından ya da söylediklerinden değil de veremediğin sevgilerden kaynaklanıyorsa, işte o zaman üzül. Hemen ertesi gün ver, göster, söyle. Biliyorum, kolay değil. Ama gurur da hırs gibidir. Terbiye etmezsen, sana hükmeder. Sana İtalya’da yaşayan kuzenimi anlatacağım. İtalya’da K harfi yazıda yok bile! C harfi o ve a’dan önce gelince K diye okunuyor. Bir de Chi ve Che yazılınca K okunuyor. Ben burada yalnız bir anlamım olmamasından şikayet ediyorum, bizim İtalyan kuzen şekilden şekle giriyor. Ama yine de mutlu. Bize duyulan ihtiyacın şekline bazen o kadar takılıyoruz ki yaratabileceğimiz mutluluğu kaçırıyoruz. Sevgimizi anlamayacaklar diye göstermeyip, bayat sevgi kırıntılarını içimizde tutacağımıza, bir ısırık alınıp bir kenara bırakılmaya göz yummak lazım. Yoksa zaman geçmiyor, sadece harcanıyor. Kitabı okumadan sayfaları çevirmek gibi.” Bir anda susuyor ve zıplayıp kitabın kenarına ilişiyor. Bir yandan gerinirken yüzünde sevecen bir gülümseme beliriyor, “Kitaba dönüyorum ben, haydi sen de öyle yap, güzel bir sonu var,” diyor.
İçine sızdığı kitabı alıp, çıktığı kelimeyi tekrar okuyorum; “aşık”. Biraz önce “alışık” olarak okuduğuma emindim oysa. Cümlenin tamamını okuyorum tekrar. “Aşık olmak ve yaşamak ne kadar benziyor birbirine. Onu bazen öldürmek, bazen de onunla ölesiye sevişmek istiyorum. Tıpkı yaşarken bazen içim içime sığmayacak kadar mutlu, bazen hemen ölmek isteyecek kadar umutsuz olmam gibi. Ne yaşamaktan ne de aşktan vazgeçebiliyoruz. Ve ikisi de bir gün bitiyor”
İllüstrasyon: Yeşim Türkdoğan