“Artık iletişim, belirli sınırlar içinde gerçekleşen bir etkinlik olma niteliğini aşmıştır.” (Nilüfer Timisi, Yeni İletişim Teknolojileri ve Demokrasi, s. 115) Bu alıntı, yazının bütün sınırlarını çizmeye yeterli olabilecek içeriğe ve anlam yüküne sahip. Alıntıdaki “sınır”, yazının konusuyla doğrudan ilintili değil. Ama iletişimle birlikte aynı cümlede yer aldığında, bundan sonrasında yazacaklarımız için bir anahtar rolüne sahip. “Sahip”liğin sözünün edildiği yerde hemen iktidar ve iktidar kavramı çevresinde başka kavramlar gündeme geliyor. Kestirmeden söylemek gerekirse, iktidar sınır demektir. Daha doğrusu, hem erk anlamında hem coğrafi anlamda hem politik anlamda… iktidar bütün bunları belirleme gücü anlamına gelir. İktidarı olanın sınırı, sınırı olanın iktidarı olur. Biraz daha genişletirsek, iktidar sınır çizme gücünü ifade ederken, bu gücünü sınırlama gücü olarak kullanır, özgürlüğü kendi lehine sınırlar, hayatı kendi lehine.
İktidar özgürlüğü tanırken, aslında sınırları koyar. Bir başka deyişle, özgürlük tanırken, bu özgürlüğü geri alma iktidarını elinde tuttuğu için, verme konumundadır. Sınırlara hakim olma konumudur bu. Özgürlüğün, sınırlandırmayı da içeren, içinde sınırlama gizil gücünü taşıyan bir kavram oluşundan söz ettiğimizde, özgürlüğün ne denli değişken ve görece olabileceğini de söylemiş oluyoruz. Aynı değişkenlik ve elastikiyet sınırlar için de vardır. Ülke sınırlarından tutun da kişisel sınırlara, cinsel sınırlara kadar uzayan bir değişkenlik… Yaratı özgürlüğü de bu yanıyla iktidarla doğrudan bir ilişki içindedir. Bu ilişki, çatışma biçiminde olabildiği gibi, uyuşma, uzlaşma biçiminde de ortaya çıkar.
İktidar, özgürlüğü kendine göre tanımlar ve kendine göre tanır. Aynı biçimde, bilgi de, sanat da, sanat ürünü de iktidarın bu baskısını taşır. Bu baskılanmanın altına soktuğumuz özgürlük de, sanat da, gerek karşı anlamında, gerekse mevcut iktidarla uyuşma anlamında olsun bir iktidar mücadelesidir. İktidarın romantik bir tanımını; Dostoyoveski’nin ünlü kahramanı Raskolnikov yapar; “….iktidar, ancak eğilip onu almak cesareti gösterenlere verilir…”
Kapı kapıyı açıyor, sınırlardan yola çıkınca. İktidara geldiğimizde, yatay veya dikey düzlemde ilintili bir dizi kavram da peşi sıra geliyor: pazar, meta, ekonomi… Antik dönemde Mısır’da Nil Nehri’nin taşması ve yeniden yatağına çekilmesi sonrasında gerekli ölçümlerin yapılması zorunluluğu doğmuşki bu zorunluluk sonucu geometrinin gelişmesinden başlayıp, günümüze uzayan bir ilinti çizgisi çekebiliriz. Hatta kağıdın ve matbaanın bulunmasıyla ulusal devlet sınırlarının oluşmasından söz eden Marcel McLuhan’ın da kulağını çınlatabiliriz. Çizdiğimiz çizginin gelip dayandığı noktalardan biri de şu alıntıda gizlidir: “Jon Katz de, ‘net yurttaşı’ (netizen) ve ‘dijital ulus’ (digital nation) terimlerini ortaya atarak internetin kendi ‘küresel demokrasisini” yarattığını ileri sürmüştür” (Özgür Uçkan, E-Devlet, E-demokrasi ve Türkiye, s.32). Başlıkla yazının ilgisini kurmak için sözü uzatmadan söylemek gerekirse, sınır ötesi, zamansal iletişimin artık mekansal iletişimin tamamen yerine geçtiği ve dahası zaman/mekan kavramının yeniden tanımlandığı, kurgulanmış kimliklerden kurgulanmış zamana ulaşılmaya başlandığı çağımızda, sınır ötesi neredeyse siber uzay ötesi anlamına gelecektir. Sınırlar, zaten fiber optik kablolarla, radyo dalgalarıyla belirlenmeye zaten başlanmıştır. Başlıktaki sınır ötesi, son günlerin güncel tartışması olan “sınır ötesi harekat”a göre dev boyutlu bir sorunsaldır.
Yukarıda Nilüfer Timisi’den yaptığımız alıntının yanında, Timisi’nin Morley ve Robins’ten yaptığı bir alıntıyı da buraya almakta yarar var: “… Artık hiçbir şey sınırlar tarafından tanımlanmakta ya da birbirinden ayrılmakta değildir. Sınır fikrinin (ulus-devlet sınırları ya da kent yapılarının sınırları, sorun haline geldiğini belirtebiliriz… Sınır delinebilir hale gelmiştir, iletişim ve bilginin içinden akıp gittiği ‘ozmotik’ bir zar haline gelmiştir… neticede eski topluluklar ve bunların sahip oldukları ruhu da ortadan kalkmaktadır.. Böylece sorun ağlarla toplulukların nasıl uzlaştırılabileceğidir…” Morley, Robins’ten aktaran N. Timisi, a.g.e., s. 115).,
Her disiplinde olduğu gibi iletişimciler de dünyayı kendi bağlamlarından görür ve değerlendirir elbet. Bu cümlenin tersinden okunuşu, her disiplinin biraz abarttığıdır. Ağ, internet gibi konularda da aynı söylemin ilk gözlemde varlığı düşünülebilir. Dünyadaki sabit telefon sayısı, bilgisayar, internet kullanıcısı vb. verilere bakıldığında dünya ölçeğindeki sayısal verilere göre internet/sayısal tabanlı verilerin henüz fahiş boyutlara gelmediği düşünülebilir. Ancak mevcut verilerin sonuçları, bu verilerin sahipleri açısından bakıldığında, dünyayı yöneten, bir başka deyişle iktidarın ideolojik aygıtları bu kez, her zamankinden çok güçlü ve etkindir.
Eski moda sınırlardan, sınır ötesi bir aşamaya geçilmiştir. Bu sınır ötesi de elbette sınırsızlık değil, yine bir sınır kavramıdır. Hançerlioğlu “sınır tarihini” insanlık tarihiyle birlikte şöyle özetliyor: “…Göçebe toplulukların toplumsal sorunları yoktur. Birbirleriyle değil, doğayla çelişmektedirler… Doğanın ezici baskısı altında tutunmaya çabalayarak, kardeşçe yaşamaktadırlar. Bilgileri, doğadan korunma yolunda gelişmektedir. Bu gelişmenin sonunda içlerinden biri çıkacak, bir toprak parçasının çevresine kazıklar çakıp, burası benimdir, diyecektir. İnsanlık tarihi, artık bu kazığı çıkarmak için çekilen acıların tarihidir…”
Sözü edilen kazık, insan özgürlüğüne atılan bir kazıktır. Bu kazık halen yerli yerinde durmaktadır. Hem bireysel olarak, tekil olarak içimizde; hem de dışımızda sayısız kolları ve kökleriyle. Gelinen sınır ötesi zamanda bu kazığın da sınır ötesi bir derinliğe sahip olduğunu bilmek, acıtıcı bir sonuç.