Sınırda


Bikem Ekberzade

Fotoğraf:Bikem Ekberzade

Sınır için yola çıkmaya hazırlanırken, Afrim Kukes içerisindeki turları uzattıkça öğlen ışığına yakalanmanın endişesiyle sabırsızlanıyordum. Ellerimi tutarak yalvarırcasına son olduğunu garantilediği durak kendi eviydi. Annesine sokaktan seslenmiş, kadıncağız da pencereye çıkıp alelacele gazete kağıdına sarılmış bir paketi aşağı atıvermişti. Afrim suratını kaplayan bir gülümsemeyle arabaya binmiş, şoföre, “tamam gidebiliriz,” komutunu vermişti. Suratıma ustalıkla oturttuğumu düşündüğüm sıkkın ifadeyi görmüyormuşçasına paketin içindekileri bana müjdelemişti: “Sabah kahvaltım!” Kalın bir dilim köy ekmeğinin üzerine sürülmüş tereyağı ve tereyağının üzerine serpiştirilmiş toz şekeri gösterip, “Çocukluğumdan beri en çok sevdiğim şeydir bu,” demişti. “Eskiden reçel, fındık ezmesi gibi şeyler yoktu buralarda. Zaten olsa da onları alacak paramız yoktu. Annem her sabah bana ekmeğin üzerinetereyağı sürer, reçel niyetine de şeker serpiştirirdi.”

 

Afrim’in iştahla kahvaltısına başladığı anlarda, içinde bulunduğumuz Land Rover da burnunu kuzeye çevirip tırmanmaya başlamıştı. Yolun üzerindeki kar kalınlığının her yüz metrede biraz daha arttığını görebiliyorduk. Yaklaşık bir saat sonra arabayı şoförle beraber aşağıda bırakmış belimize kadar gelen karların içinde bata çıka yürümeye başlamıştık. Afrim’in tüm ısrarlarına rağmen kamera çantamı kendim taşıma konusunda kararlıydım. Siyah Domke çantanın her cebi doluydu ve orasını burasını yanlış çekiştirme potansiyeli yüksek birine, sayısız ceplerden herhangi birisinin içindekileri dökme zevkini tattırmak istemiyordum. Malzemelerimin, üzerinde debelendiğimiz yumuşak beyaz örtünün en ıslak ve en derin noktalarına gömülmeleri, istediğim en son şeydi.

 

Fotoğraf: Bikem Ekberzade

 

Hava güneşli ama soğuktu. Goretex botlarım her ne kadar su geçirmez olsalar da konçlarının üzerinden yün çoraplarımı ıslatan kar bir süre sonra tenime işleyip beni ürpertmeye başlamıştı. Ancak daha büyük bir derdim vardı. Yükselen rakımla azalan oksijen, bizim harcadığımız enerjiyle birleşince, astımımı tetiklemiş, bronşlarım bir anda dolmuştu. Nefes alamıyordum. Fiziksel zayıflığımın hedefime varma konusunda beni engellemesini de gururuma yediremediğimden, durmak ya da dönmek de işime gelmiyordu. Sınırın dibine gidip nöbet tutan askerlerle konuşmadan geri dönmeye niyetim yoktu. Nefessiz kaldığımı gören (daha doğrusu ciğerlerime oksijen çekmeye çalıştıkça çıkan vızıldama seslerini duyan) Afrim, bana sınırın, ilerideki karlarla kaplı beyaz alan olduğunu, eğer kameramın uzağı gösteren objektifi varsa onunla çekim yapabileceğimi söylüyordu. Sesindeki endişe bana muhtemelen morarmaya başladığımı düşündürüyor, bu beni daha da inatçı yapıyor, “Hayır, devam,” diyordum.

 

Minik ve sık soluklarla ciğerlerimin sadece üst kısımlarındaki yegane şişmeyen bölgeden nefes almaya başlamıştım ki beyaz kar tepeciklerinin üzerinde kendilerini gösteren dikenli teller ve onların ötesinde beyaza gömülmüş, boyaları dökülmüş, pencereleri camsız iki katlı beton binayı gördüm. Artık Afrim’e daha fazla ısrar edecek takatim kalmamıştı. Çantamı ona teslim edip arkasından ayaklarımı sürükleyerek binaya ulaştım.

 

Seslerimizi duyan korumalardan birisi elinde tüfeğiyle ikinci kattaki, muhtemelen bir zamanlar balkon olarak tasarlanmış olan ve binanın genelinde belirgin yarım kalmışlığın izlerini tırabzansızlığıyla ispatlayan alınlığa çıkmıştı. Afrim onu selamlayıp beni tanıtınca yüzü bir gülümsemeyle aydınlandı. İçerideki diğer korumaya seslenmesiyle, binanın kapısı davetkar bir şekilde açılmıştı. Bacaklarım tutmuyor, başım dönüyordu. Bir yerlere oturmalıydım. Suratımın, hissettiklerimi anlattığını düşünüyordum ki bizi içeri davet eden koruma beni yukarıdaki minik odaya, sobanın yanına aldı. Sobanın üzerindeki çaydanlıkta bir şeyler kaynıyordu. Bense ciğerlerimi parçalarcasına kaşındıran, konvülsüyonlar arasında geçen havanın acıtan bir iz bıraktığı şiddetli bir öksürük krizine tutulmuştum. Bir yandan öksürüyor, bir yandan da kafamda, içinde bulunduğum durumun abartılı bir karikatürünü çiziyordum: yabancı kız kendini tanıtamadan öksürük krizine tutulur, korumalar da tepesinde “kız ölüyor galiba” edasıyla, kafaları karışmış bir şekilde ona bakarlar. Girişim muhteşem olmuştu.

 

Halime acımış olmalılar ki bana çaydanlıkta kaynayan sarı sıvıdan bir bardak doldurdular. İçmeye başladığımda damağımdaki adaçayı tadına inanamadım. Öksürük krizim için bundan iyisi can sağlığıydı. Arnavutluk’ta herkesin şekere olan düşkünlüğü, iki sınır korumasının çay bardağında bir kere daha kanıtlanmıştı. Bardaklarının yarısı şekerle dolu olan adamlar, benim şekersiz çayıma suratlarını buruşturarak bakmışlardı. Elimdeki ilaç hızla göğsüme tesir etmiş, sıcak çay, açık pencereden gelen temiz hava ve bir yerlerde hareketsiz oturuyor olmam ciğerlerimi rahatlatmış, nefes alabilme kapasitemi artırmıştı. Çayımı bitirdikten sonra artık konuşmaya başlayabilirdim.

 

Fotoğraf: Bikem Ekberzade

Sınır, içinde bulunduğumuz beton yapının yaklaşık 200 metre ilerisindeydi. Burada arazi bir vadiye dönüşüyor, ağaçlar tepe yamaçlarından aşağıya inerken bir hatla kesilmiş gibi bitiveriyor, vadi tüm çıplaklığıyla taze kar örtüsünün altında bembeyaz bir hat oluşturuyordu. Asıl sınır bu hattın tam ortasından geçiyordu. Hattın her iki tarafında bulunan mayınlı bölgeyi en iyi, buradan mültecileri geçiren rehberler (coyoteler) biliyordu.

 

Tepeden meşhur sınıra bakmak, hele son yirmi gündür burası hakkında dinlediğim onca hikayeden sonra, garip bir duyguydu. Sonunda konuştuğum ailelerin hikayelerinde dile gelen ağaçları, ormanı, karı, vadiye inen dik eğimi kendi gözlerimle görebiliyordum.

 

Kuruması için sobanın yanına uzattığım ayaklarımı toparlayıp diğer odaya geçtim. İçerisi boştu. Pencereden sınır bölgesini farklı bir açıdan görebiliyordum. Ağaç tepeleri dışında tüm arazi bembeyaz kar örtüsüyle kaplanmıştı. Sobanın yandığı odaya fotoğraf makinelerimi almak için geri döndüm. Ranzadaki yatakların üzerine ince birer battaniye örtülmüştü, derli topluydular. Ranzanın hemen yanında duvara yaslanmış bir kalaşnikov duruyordu. Camekanlı oda kapısının arkasında korumaların dışarı çıkarken giydikleri parkalar asılıydı. Görünüşe göre sınır nöbetleri bir geceden uzun sürüyordu. Makinelerimi alıp balkon kapısından binanın ön cephesini kaplayan düz çıkıntıya geçtim ve çevremde ne var ne yok fotoğraflamaya başladım. Sanki bir daha buraya hiç gelmeyecekmişçesine.

Fotoğraf: Bikem Ekberzade



Page copy protected against web site content infringement by Copyscape