Seray Şahiner’in ilk öykü kitabı Gelin Başı, gerçekçi yazar-anlatıcıyı normal, ben-anlatıcıyı italik biçimlendirerek sunduğu gibi, söylenenlerden çok, insanın hayatını, içine doğru akanların yönlendirdiğini ortaya koyan, gizlisiz saklısız gerçekçi bir kitap. Şahiner’in öyküleri, tırnak yeme halinde olan ama eninde sonunda o şeytantırnağını koparıp sorunları çözen kadınlarla dolu. Öyküler fantastik değil, yeraltı edebiyatından değil… Bilinç akışı? Değil. Şaşırtması, gerçeklerle oluyor Seray Şahiner’in. Sade bir dille, Tanga Don Hissi isimli öyküsü, kahramanın yaşadığı yer ve zaman olarak daha geçenlerden gelen bir kesit olarak dikiliyor karşımıza. Tanga Don Hissi isimli öykünün kahramanı Esme’nin evrim geçirerek, Bahçelievler’de oturan ailesinin yüklediği işlerden ders çalışıyorum, yapamam bahanesiyle Esme Hanım oluş serüvenine şahit oluyoruz. Kahramanın, Esme Hanım olduktan sonra da kuma betondan bir kale yapmak isteyişi ama bir gün kurduğu hayatın zaten kumdan bir kale olduğunu hatta kumdan kale yıkıldığında da ancak kumla mutlu olabileceğini anlayışını anlatıyor. Duygusallığını törpüleyerek, mücadele ederek, düzenini kimsenin bozamayacağı steril bir hayat kuran ama İstiklal Caddesi’nde aylar süren inşaat çalışmaları sırasında elindeki çevirileri yapamayan; ve kendisini, içinden çıktığını sandığı hayatın tam ortasında bulup bunalıma giren bir kadının, Esme’nin hanım hali. Gürültü patırtıdan tüm düzeni yerle bir olurken Odakule’deki flüt çalan adamın sesini geceleri artık duymamaya alışan bir kadının, Odakule’de inşaat sesleri kesildiğinde bu sefer de sessizliğe alışamayan bir kadının, kimliğiyle ve geldiği yerle yüzleşmesini anlatıyor. Sessizliğe tahammül edip alışmaktansa, sonunda başka bir yöntemle sorunu çözüyor.
Kitapta yer alan, “bir Seray Şahiner öyküsü” başlıklı önsözünde Hulki Aktunç, Seray Şahiner öyküleri için şunları söylüyor:
“İlk Öpüşte Aşk
Yeşilçam Sosyolojisi! Değme sinema (Yeşilçam!) tarihçisinin, eleştirmenlerinin üstesinden zor geleceği bir çözümleme…
… İnanılmaz güzellikte bir Türkan Şoray-Müjde Ar çözümlemesi…”
İlk kitabınız Gelin Başı’yla genç yazarlar arasına katıldınız, bu yolculuğunuzu kısaca paylaşabilir misiniz?
Yazmaya günlük tutarak başladım, sonra okul dergileri ve fanzinlerle devam ettim. Lisedeyken öykülerimden oluşan bir dosyayı Metin Üstündağ’a göndermiştim, bir süre sonra aradı, “Okudum, eline sağlık, Leman’a bıraktım zarfı,” dedi. Öyle sevindim ki Kocamustafapaşa’dan Aksaray’a kadar koştum. Otobüs’e binmek aklıma gelmedi. Zarfı aldım, içine bir de not yazmış, hala durur evde o not.
Öykü yazmaya devam ettim, Hayvan Dergisi açılınca oraya gidip gelmeye başladım, Hatice Meryem yazdıklarımı okuyordu, üzerine konuşuyorduk. Sonra Hayvan Dergisi’nde Metin Üstandağ ve Hatice Meryem’in yanında çalışmaya başladım. Bu usta çırak ilişkisinin beni çok geliştirdiğine inanıyorum. Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülleri’ne katılmamı öneren de Hatice Meryem oldu. Aşağı yukarı bir buçuk yıldır bu öykülerin üzerine çalışıyordum. O arada Kaygan Zemin isimli bir fanzin çıkarıyorduk arkadaşlarla, orada “İç sesim dış sesimi döver” başlıklı bir köşem vardı, öykülerin ilk taslakları orada yayınlandı. Sonra öyküleri geliştirip dosya halinde Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülleri’ne gönderdim, öykü dosyam “dikkate değer” bulundu. Jüri üyelerinden Cemil Kavukçu beni Can Yayınları’na önermiş, tanıştık, sürecin sonunda da kitap yayımlandı.
Öykülerde mırıl mırıl kendi kendine konuşan anlatıcı kahramanlar hakim, bununla özellikle vurgulamak istediğiniz nedir?
Bir kadının asıl sözleri kendine söyledikleridir bence. Hiçbir kadının iç sesini susturabileceğine inanmıyorum bu yüzden. Tıpkı bir kadının bir tek özgeçmişi olabileceğine inanmadığım gibi. İç sesi ve yaşadıkları, insana kendisi ve dünyasıyla ilgili türlü şeyler anlatır. Onu bazen, hamurun kulak memesi kıvamına gelip gelmediğini dünyanın en büyük meselesi haline getiren bir ev hanımına, bazen neden hala dünyayı ele geçiremedim diye düşünen bir hırs küpüne çevirebilir. Bana kalırsa bu ikisi aslında aynı kadındır. Bu kitapta on farklı kadın var, üniversite öğrencileri, “kariyer sahipleri”, overlokçular, anketörler, yeni gelinler, yaş sendromu yaşayanlar, aşıklar, ümitsizler… Bence hepsi aynı kadın. İç sesleri bu kadınları birbirine bağlıyor ve birbirinden ayırıyor.
Gelin Başı öyküsünde, hala bazı yerlerde töre davalarına yol açabilecek bir durum karşısında, gelinin her şeye rağmen rahat bir tutumu var, bu konuda yol aldığımıza inanıyor musunuz?
Ben o gelinin durumunun pek de rahat olduğunu düşünmüyorum açıkçası, gayet tedirgin ve “n’olucak şimdi?”nin derdinde. İroniyi ve mizahı kullanarak kendine nefes aralığı yaratıyor sadece. Namus kavramına gelince, tabii ki 100 yıl öncesine göre bu konuda daha aydınlığız ama eskisine göre daha aydınlık olmamız tam olarak aydınlandığımız anlamına gelmiyor.
İlk öpüşte Aşk isimli öykünüzde bir genç kız kaosunu Türk Filmi senteziyle anlatırken, öykü pek de bir Türk filmine uygun sonlanmıyor. Türk filmleriyle gerçeğin arasındaki fark nedir? Ya da o zamandan bu yana değişen şeyleri vurgulamak gerekirse neler söyleyebilirsiniz?
Murathan Mungan’ın bir kahramanına söylettiği, “Dünya sanatları içinde hayata en çok benzeyeni Türk filmleridir” lafına katılıyorum. Şimdi bize absürd gelen bir şey oldu mu, “Hah, Türk filmi gibi!” diyoruz ama o absürd olaylar da başımıza pek nadir gelmiyor. Bir de filmlerden aldığımız rol modeller filmlerden kopmamıza pek izin vermiyor. Orada gördüğümüz kadınlar gibi olamasak da o hayalin peşinden gidiyoruz bir süre.
Gelin Başı’nı, aynı zamanda kitap tanıtımları yapan Seray Şahiner tanıtsa, birkaç cümleyle nasıl tanıtırdı?
İnsanın bu kadar içinde olduğu bir şeye dışarıdan bakabilmesi çok zor aslında. Gelin Başı’nda durum öyküleri var ama ben onları bir ritim eşliğinde vermeye çalıştım. Genelde arada kalmışlık duygusu taşıyan kadınları anlattım; köylülükle şehirlilik, irade ve zaaflara teslim, düşündükleri ve düşündüklerini dışarıya aksettirip aksettirmemek arasında kalmış kadınlar… Başlarına gelen kötü şeylere, “Vay başım!” diye dertlenmenin bir adım ötesine geçip onları hicvedebilen kadınları seviyorum; öykülerimde, başrolde ağırlıklı olarak onlar var.
Öykü dışında denediğiniz türler var mı?
Senaryo yazıyorum.
Öykü dünyasında örnek aldığınız isimler, yerli ve yabancı yazarlar kimler?
Sait Faik, Füruzan, Tomris Uyar, Hulki Aktunç, Leyla İpekçi ve Orhan Kemal’den çok şey öğrendiğime inanıyorum
Yazmaya nasıl başladınız ve nasıl devam edeceğinizi anladınız?
Günlüklerle başladım, yazarken içimde olduğunu bilmediğim şeylerin kağıda döküldüğünü gördüm ve bunun verdiği şaşkınlığı sevdim, şaşırmaya devam etmek için yazmaya devam ediyorum.
Şu an neler yapıyor, nerelerde yazıyorsunuz?
Milliyet Kitap’a yazmaya başladım. Senaryo çalışmaları devam ediyor. Yeni öyküler üzerine de çalışmaya devam ediyorum.
Genç yazar olmak isteyenlere bu emek ve sabır isteyen yolda neler önerirsiniz?
Estağfurullah. Keşke birilerine bu konuda öneride bulunacak kadar çok şey bilsem. Ama sıkça kapıldığım bir histen bahsetmek istiyorum; “Şu iş bitsin yazacağım”, “Sınavlar bir geçsin kafamı toplayacağım”, “Kirayı, faturaları düşünmekten sakin kafa yazı mı yazılıyor?” gibi tuzak düşünce kalıplarımız var. Birisi bize gelecek diyecek ki “Al sana şu kadar para, geçim derdi düşünme, okul ve işin de sen parmağını oynatmadan yürümesini sağlayacağız, otur yaz sadece.” Galiba içten içe böyle bir şey bekliyoruz. Ama bu pek mümkün değil, hayat yazmaya izin verecek şekilde akmıyor hiçbir zaman. Böyle bir boş zaman aralığı bekledikçe de eline hiç kalem kağıt alamıyor insan. Ben ne olursa olsun başlamaktan yanayım, zaten öykü kendini yazdıracak zamanı bir şekilde almayı biliyor sizden. Ara sıra ben de “Bu kadar hayhuyun içinde nasıl yazayım?” diye düşünsem de sonra fark ediyorum ki bu “hay huy” dediğimiz şey aslında bizim hayatımız. Bütün zamanımızı aldığını düşünsek de ondan besleniyoruz. Yazmak için ille de her türlü dertten kederden arınmış, steril bir fanusun içinde yaşamaya gerek olmadığını düşünüyorum.
Seray Şahiner Kimdir?
1984 Bursa’da doğdu. İstanbul’da büyüdü. 2003 yılında İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü’ne girdi. Aynı yıl girdiği Aylık Paldır Küldür Dergisi Hayvan’da üç yıl çalıştı. Aylak Öykü dergisinin yayın kurulunda yer aldı. Arkadaşlarıyla Kaygan Zemin, Kara Kutu isimli fanzinleri hazırladı. Marie Claire dergisi yazı işlerinde çalıştı. Dizi senaryosu yazdı. Gitar, resim, Macit Koper ve Ümit Ünal’dan senaryo dersleri aldı. Dönemsel olarak, garsonluk, konfeksiyonda el işçiliği ve makinecilik yaptı. 2006’da Yaşar Nabi Nayır Öykü Ödülleri’nde, Gelin Başı isimli öykü dosyası “Dikkate Değer” bulundu.