Aynanın Ölümü


Sabri Kuşkonmaz

Resim: Ferhat OzatarHürriyet gazetesinin internet sürümünde 21 Haziran 2007 tarihinde bir haber yer aldı. Haber başlığı “Amigonun hazin sonu”ydu. Hüzün ki en çok yakışandır bize, diyen şairimiz bu ölümle de bir kez daha onaylanmış; ölüme de hüzün nitelemesi uygun görülmüş.

Haber kısaca şöyle: “Şanlıurfa’da, maçlarda amigoluk yapan Reşit Yeşil’in (50) sokak kapısı açık olan evinin önünde kan gören komşuları durumu polise bildirdi. Eve gelen ekipler tarafından kanlar içinde bulunup, hastaneye kaldırılan Yeşil kurtarılamadı. Yalnız yaşayan Yeşil’in gece alkollü olarak eve geldiği, duvardaki aynayı yumruklaması sonucu damarının kesildiği ve kan kaybından öldüğü açıklandı.”

Böylesi bir ölümü içeren haber/yazı, böylesi bir ölümcül son, öyle çok yeni yazılar doğurmaya uygun ki. Sonsuz bir aynalar dizisi gibi.

Şanlıurfa gibi “kısmen kozmopolit” olmayan bir kentin aynasında kendini göremeyen bir insan, evindeki aynada gördüğü yabancı “ben”e saldırıp, yok etmiştir. Ayna, insanı kendisine göstererek kendisini de öldürmüştür. Çünkü, nesne olan, var olan ayna, yumrukla kırılmasaydı bile, artık Reşit Yeşil için yok hükmündedir.

Aynanın ölürken öldürdüğü kişi, ölümü de kendi kanıyla duyurmuştur, yine son derece ironik ve hüzünlü bir biçimde. İçerden dışarıya gölge gibi sızan kan, içerideki maddeyi kendi maddesinde dışarı taşıyıp, bir ileti/düşünce aşamasında var olmuştur ölüm.

Kanın taşıdığı haberden çok uzaklardaki bir mağaraya geçiyoruz. Platon’un mağarasında sırtını kapıya dönüp gölgeyi, yani ideyi görenler, bir bakıma maddenin duvardaki aynada oluşan yansısını görüyorlardı. Ayna duvardı. Bu mağara, kimi tarih oluşturma eylemlerinde de başlangıç noktası olarak alınmaktadır. Örneğin sinema ya da fotoğraf. Hatta iletişim teorilerinde. Ele aldığımız haber açısından da kendimize model almak bu açıdan pek abartı sayılmamalı. Mağara duvarı sırsız bir aynadır. Bu nedenle tek boyutlu gölgelerle yetinir, orada sırtı dışarıya dönük oturanlar. Urfa’da ölen insan ise, üç boyutlu görüntüde, düşünceyi değil, yalan da olsa maddeyi görür. Gördüğü maddi gerçeklik, kendisinin toplamıdır. Aynasız sokaklarda gördüğü, iletişim kurduğu/kuramadığı dış dünyaya karşı güçsüz ve çaresiz. Gücü, kendisine bile yetemiyor kent yalnızlığında. Kendi görüntüsüne saldırabiliyor ancak.

İnsanı çoğaltacak, insani ilişkileri yeniden üretecek sosyal koşul/ortamın eksikliğinde, kent ve hayat “aynasızdır”. Ayna burada bir metafor olarak yineleme değil, sosyal ilişkilerin üretimini sağlayan bir nesnedir.

Yine başka bir mağaraya dönelim: İranlı önemli şair, yazar ve düşünür Rıza Beraheni bir konuşmasında şöyle demişti; “İnsan eli, mağaranın duvarına hayvanın suretini çizdi. Çizdiği suret, gördüğü hayvan değildi aslında. Eli hayvanı çizecek kadar güçlüydü. Ama aynısını çizememesi, elinin güçsüzlüğüydü. Burada işte sanat ve şiir başlıyordu. Elinin güçsüzlüğünü sanatla şiirle gideriyordu.” Burada yine aynayı bir metafor olarak kullandığımızda, sanatın yansıttığı nesnel gerçeklikte çifte bir ayna etkisi ortaya çıkmaktadır. Hem nesnel gerçeklik hem de sanat nesnesi, karşılıklı bir ana işleviyle birbirlerini dönüştürmektedir. Bu olumlu ve üretken bir süreçtir. Bu sürecin kırıldığı günlük hayatta, kent hayatında ayna kırılmaları kaçınılmaz olmaktadır.
Başta söylediğimizi bir daha yinelerken, asılın ölümüyle suret de ölmektedir. Urfa’da Reşit Yeşil’le birlikte hazin bir biçimde ölen bir de ayna vardır. Kim bilir, bu sonucu öngördüğü için aynaları tiksinç bulmaktadır belki J.L. Borges.

Ya da şöyle demeli. Hilmi Yavuz üstadın İçbükey Sonnet’sinde dediği gibi;

“yalnızlık kalıtımdır… aynalara bıraktım;
kim bakarsa onundur aynaya benden sonra…”*


*
Hilmi Yavuz, Ayna Şiirleri, Anadolu Sanat Y.

Resim: Ferhat Özatar



Page copy protected against web site content infringement by Copyscape