Kent Var, Malboro Var


Deniz Arcak

Resim: Özgür Erdem

Kent - leş - mek; (kentlerde, insanlar kirleniyorlar, hava kirliliği görünen kirlilik, sosyal kirlilik de görünmeyen kirlilik)

Kent – aç – diz (can’t touch this); (kentlerde, açlık diz boyu, maddi manevi)

Kent var marlboro var; (kentlerde, aradığınız her şeyi bulabilirsiniz)

Kentlerde yaşamak, anladığım kadarıyla epey zor ve bir o kadar da vazgeçilmez. Peki neden?

Kendimi bildim bileli, kentte yaşayan bir varlık türüyüm, hele çocukluğum ve ilk gençliğim başkentte geçti. Ankara’da yaşamak, İstanbul’da yaşamaktan daha kolay. Buradan anlıyoruz ki, asıl başkent aslında İstanbul ama kimseye söylemiyoruz, ayıp olabilir. Her neyse, anladığım kadarıyla kent, insanı bir şekilde, görünmeyen büyük zincirlerle kendine bağlayan, battal boy bir hapishane. Bir de herkes, bu hapishaneye girmek için, birbirini ite kaka, üstlerine (üstümüze) basa basa, çığlık çığlığa, bir hal içinde. Kentlerin, özellikle bazılarının, çok acayip bir uyuşturma olayı var. Diyeceksiniz, neyi uyuşturuyor kentler? İnsanlığın, insan olma güdüsünü efendim. Bir kere kentler, köylerden ve kasabalardan çook çook daha kalabalık olmasına rağmen, insanları bireyselliğe, dolayısıyla yalnızlığa, koşar adım mahkum ediyor. Düşünsenize, mesai saatlerinde, merkezi yerlerde, toplu taşım araçlarında, metre kareye 15 kişi düşüyor. İnsanlar birbirlerinin kucağında, bir yolculuğu paylaşıyorlar, belki evdekilerle bile bu kadar yakın markajda bulunmuyorlar ve hiç bir şey konuşmuyorlar, paylaşmıyorlar, meşakkat dışında. Hele trafik! Bu trafik meselesinin, kutsal kitaplarda, gizli bir yeri olduğundan eminim. Hani insanın tekamül etmesi için, bir çile doldurması gerekiyormuş ya o hesap. İnsanlar gerçekten yalnız. Buna kendimden şöyle örnek verebilirim; mesela çok sevdiğim arkadaşlarımı, birkaç ayda bir ancak görebiliyorum, diyeceksiniz niye? Birbirimizi görmek için, bütün enerjimizi ve tadımızı kaçıracak yolu göze alamıyoruz da ondan.

Ha, şehirde yaşamanın güzel tarafları yok mu? Tabii ki var, mesela konserler, festivaller, fuarlar, büyük kitapçılar, büyük sinemalar, büyük binalar, her şeyin en büyüğü var şehirlerde. Genellikle bakmak için. Etkinliklerin çoğundan yararlanmak istiyorsanız, bir sürü paranız olmalı. Bir de zaten, etkinlikleri tek başına yaşamanın hiçbir zevki yok kanımca.

Buradan, kendimin çıkardığı sonuç, insanın, avaz avaz kalabalıkta, bir tıraş bıçağı misali, sap gibi, tek başına bir var olma savaşı vermesi. Neden tıraş bıçağı gibi? Çünkü insan kendini kaostan ve kalabalıktan korumak için, gerek öfkesiyle, gerek hırsıyla, gerek korkusuyla, etrafındakileri çala bıçak tıraşlıyor. Yazık bize ya!Hah, sonunda buldum, kentlerin bize neler ettiğini. Kentte amaç; iyi okullara gitmek, işinde başarılı olmak, prestij sahibi olmak, iyi giyinmek, iyi yemek, iyi evlerde oturmak, iyi arabalara binmek, fit olmak, genç görünmek, metroseksüel olmak… eh bütün bunlar için, birkaç eşek yüküyle paralar kazanmak. Eee, bütün bunları aslında ne için yapmalı, tüm hızıyla onu unutmak da neyin nesidir ki? İnsan olarak yaratılmanın sebebi, insani değerlere yani erdemlere elinden geldiğince sahip olmaya çalışmak değil midir ki? Yaptığımız işleri, yaptığımız yemekleri, paylaşmazsak neye yarar ki? Bir kitapta okumuştum, şöyle diyordu: ‘Tüm kainat, tek bir vücut gibidir, bir yerine bir şey olduğu zaman, tüm vücut sızlar.’

Yine bir yerde, bir şey daha okumuştum; ‘Tenhada adam olmak kolaydır, mühim olan zorlukların ve insanların içinde adam olmaktır.’ Deyu. Evet insan olarak, hepimiz birbirimize sınavız. Annemiz, babamız, kardeşlerimiz, çocuklarımız, patronumuz, yanımızda çalıştırdıklarımız, arkadaşlarımız, hatta en ama en yakın dostlarımız, karımız, kocamız… yani hepimiz, birbirimize sınavız. En mutlu olduğumuz anlarsa, kendi bencil isteklerimizden kurtulup, birlikte ortak bir anı paylaşabildiğimiz anlar değil mi?

Evet kentler, bize aslında, çok büyük bir hediye sunuyor. O da şudur ki; bir sürüyüz ve ne kadar çoksak, kendimize bakabileceğimiz o kadar aynaya sahibiz. Gerçekten el ele verebilirsek, küresel ısınmayı bile durdurabiliriz, aynen başlattığımız gibi. (Bu bir şakadır, her şakada bir gerçek payı vardır, orası da ayrı.)

Sürçü lisanlarım, tüm hızıyla affınıza sığınıyor.

 

Resim: Özgür Erdem



Page copy protected against web site content infringement by Copyscape