Evin her tarafına eşit derecede yayılan kuş, böcek ve dal hışırtısı seslerini veren sistemin ayarlarını değiştirip, sakinleştirici bir rüzgar sesinin her yeri kaplamasını sağladı. Duş aldı, güneş ışığı lambalarını kapatıp gecenin karanlığıyla ayın zayıf ışığının tamamen camla kaplı olan tavandan içeri girmesine izin verdi. Bu sırada, yani tam yatmış ve uyumak üzereyken bir siren sesi duyar gibi oldu, “Neyin sireni bu saatte ?” diye düşündüğünü hatırladı yavaş yavaş uykuya dalarken.
Sabah işe giderken tam bir düzen içerisinde ilerleyen trafik yine de kafasında uğultular yaratıyordu. Kai, yeni kullanılmaya başlanan 500-600 kişilik eklem bacaklı çoklu taşıma sisteminin camından dışarıya bakarken, “Yeşili korumanın bu kadarı da fazla” diye düşündü, zira Amazon ormanlarının içinden gidiyor gibiydiler. Eklem bacaklılar, her iki yönde de birer tabur asker gibi uygun adım ilerliyor, bu şekilde en fazla sayıda insanın şehir içinde en çabuk biçimde yol almalarını sağlıyordu. Kai, az sonra hastaneye vardığında gireceği ameliyatın, içinde hala tatlı bir heyecan yaratabiliyor olmasına sevindi; ya da bu tatlı heyecanı kendisi yaratmaya çalışıyordu, tam olarak hangisinin dogru olduğundan emin olmaması çok da önemli değildi onun için.
Her tarafı aynalarla kaplı ameliyathanenin içerisinde doktor koltuğuna oturmuş, hastanın açıkta görünen tek yeri olan kafasının sağ yarısına bakıyordu. Yan dönmüş ve uyutulmuş olan hasta otuzlarında, düz saçlı bir erkekti ve kafasının Kai’ye dönük olan tarafı tıraş edilmişti. Tedaviye olumlu cevap verdiği için Kai’nin önündeydi şu anda, çünkü beynindeki norotransmitter motorunun çıkarılmasının vakti gelmişti. Kai’nin kalp atışları hızlandı, yine kafasında uğuldamaya başlayan sesleri dinledi ve son derece keskin bıçakla, hastanın sağ kulağının yanağıyla birleştiği yerden deriyi dosdoğru bir çizgi boyunca yukarı doğru kesmeye başladı. Yukarı çıktıkça, kırmızı ağırlıklı beyaz tonlar taşıyan canlı dokuyu ve kafatasını görmek, onu her zamanki kadar (ne eksik ne de fazla) heyecanlandırdı.
Norotransmitter motorunun etrafında beyaz şekilsiz hücrelerden plaklar oluşmuştu (normal ve beklendiği gibi). Plakları güzelce temizledi, motoru çıkardı ve beyin dokusuna zarar vermeden açtığı yarayı temizlemeye başladı. Bu sırada, gözlerinin önünden birden Fete’nin vizyonu geçti, bir anlık ve beklenmedik bir şeydi bu. Hastanın kafasının robot tarafından dikilmesini izlerken ve ameliyathaneden çıkıp ünitesine giderken aynı vizyon gözlerinin önünden gitmedi hiç.
Kai, ünitesinde hastanın esiyle karsılaşınca ancak kendine gelebildi. Ona ameliyatın başarılı geçtiğini, iyileşme döneminin birkaç hafta sürebileceğini, sesine insani bir ton yüklemeye çalışarak anlattı. Evet, kocasının bipolar depresyonunun geçmesini bekleyebilirlerdi artık, beyin kimyasalları motorun alıştırdığı biçimde çalışmaya ve bu süreç ilaçlarla da desteklenmeye devam ettikçe bir daha kocası mani ya da depresyon nöbetlerine girmeyecekti. Hayır, kişiliğinde bir değişiklik de olmayacaktı, yalnızca eğer varsa, müziğe karşı ilgisini kaybetmesini bekleyebilirlerdi. Daha doğrusu sanatın her türüne… Bunda endişelenecek bir durum yoktu Kai’ye göre, özellikle müzikten alınan zevkin azalması, muhtemelen geçmişte kalmış olan lirik müzik türlerinin duyguları en çabuk ve kolayca harekete geçiren sanat dalı olmasındandı.
Norotransmitter motoru, 21. yüzyılın ikinci yarısının en önemli icadı kabul ediliyor ve hemen tüm psikolojik bozukluklarda kullanılıyordu. Nüfusun % 35’inin, hayatının bir döneminde depresyon, % 15’ininse diğer bozuklukları geçirdiği düşünüldüğünde, rahatlıkla nüfusun % 50’sine uygulandığı söylenebilirdi. Üstelik tedaviyi almak için belirli bir teşhis konmuş olmasına da gerek yoktu, isteyen istediği zaman kullanabilirdi ve oldukça ‘hip’ bir akımdı şu sıralar bunu kullanmak. Tek yan etkisi olan müzikten zevk alamamak ise çok mühim görülmüyordu çünkü müzik artık elektronik bir zıplama ritim toplamasından başka bir şey değildi.
Öğle yemeğinde tahıl ekmeğinden yapılmış tostunu yiyip ve ginseng çayını içtikten sonra spor merkezine gitmeye niyeti vardı ama nedense cani istemedi (bir diagnostik ölçüt olarak “canının istememesi” ona 12’den fazla bozukluk çağrıştırabilirdi ama eğer “can isteseydi”). Fete’nin aklına gelmiş olması ve bir süre kafasını kurcalaması onu çok rahatsız etmişti. Ayrılmalarından, daha doğrusu Fete’nin onu terk etmesinden iki sene sonra bile onu bu şekilde anımsaması, kendisi hakkında ciddi şüphelere kapılmasına neden olmuştu. Belki de dengeleyiciye girmeyi denese fena olmazdı, bunu onu gördüğü zaman arkadaşı Siek’i gördüğü zaman bunu hemen ona danışmaya karar verdi.
O gece barda tanıştığı genç kadın kendi hayatından bahsettiği sırada, Kai dengeleyiciye girmeye iyice karar vermişti artık. Kadın çocukken onu ağlatan tek olaydan bahsediyordu. Hoşlandığı çocuk onu soğuk bir kış günü evine davet etmiş, sonra onu içeri almayarak alay etmiş ve pencereden ona ayıp hareketler yapmıştı. Küçük kız eve kadar karlı havada uzun süre yürümek zorunda kalmış ve eve döndüğünde annesi tarafından dehşet içinde karşılanmıştı. İşte o yolculuk sırasında gözünden birkaç damla yaş geldiğini kahkahalar eşliğinde Kai’ye anlattığında, Kaç kadının yüzüne baktı ve gözlerindeki ateşi görmeye çalıştı. Bir ateş gördü ama şehvet ateşini sadece. “Hadi çıkalım artık buradan bebeğim,” diye fısıldadı kadının kulağına yavaşça ve beraber çıktılar.
Son kasılmalarını yaşadıktan sonra artık kendisine hiçbir şey ifade etmeyen bu aktiviteyi, yani seksi bırakmayı ciddi düşündü. Kendisi de norotransmitter-motorunu çıkarttıralı üç ay kadar olmuştu ve ilaçlarını almaya düzenli bir şekilde devam ediyordu. Kadın gülerek bir şeyler söylediğinde, kafasındaki sesler onu duymasını engelledi, sadece kafa sallayabildi kadına. Duş almak için kalktı ve kadını yatakta yalnız başına hıçkıra hıçkıra ağlarken bıraktı.
~
Bundan üç gün sonra, Siek’in baş uzman olarak çalıştığı klinikte dengeleyici seansına girmeyi bekliyor ve tükenmek üzere olan cesaret kırıntılarını yine Siek’te arıyordu. Dengeleyici ismindeki alet, artık çalışma sisteminin % 85 kadarının çözüldüğü düşünülen beynin, çözülen kısmını düzene sokan, adı üstünde o kısımları dengeleyen bir aletti. Genel olarak, diğer tedaviler işe yaramadığı zaman kullanılırdı çünkü radyoaktif olarak kuvvetli etkileri vardı ve beynin çözülemeyen % 15’lik kısmı üzerinde ne gibi etkileri olduğu bilinmiyordu. Ayrıca, kullanılmaya başlayalı henüz on sene kadar olduğundan, uzun dönemli olarak beyinde bıraktığı izler belirsizdi. Bu yüzden bir tür son çözümdü ama arkadaşlara ara sıra torpil yapabilirdi Siek. Siek, dengeleyicinin ateşli savunucularından ve uygulayıcılarından biri olarak bilinirdi, kendi deneyimlerine dayanarak bundan zarar gören kimsenin olmadığını söyler dururdu gazetelere.
Bir buçuk saat sonra, tüm norotransmitter seviyeleri normale gelmiş ve bütün beyin reseptörleri düzgün çalışır haldeki Kai, Siek’le dostça vedalaştı ve eklem bacaklı durağına doğru ilerlemeye başladı. Sanki bir devenin üzerinde gidiyormuşçasına bir o yana bir bu yana sallanarak yolculuğun bitmesini beklerken kafasında belirli bir şey yoktu; hafif ve ertesi gün geçmesi beklenen ağrının ve bu kadar yeşilin fazla olması fikrinin dışında. Düşüncesizdi, sessiz ve kuruntusuz.
Eve vardığında, güneş ışığı lambalarını gerek olmamasına rağmen yine de yaktı (zira serotonin seviyeleri tavandaydı zaten). Her zaman yaptığı gibi, koltuğa uzandı ve kompakt kutunun uzaktan kumandasını eline aldı. Bir futbol maçını ve bir savaş filmini canlı olarak (yani katılarak) seyretti ve uyumak üzere yatağına yöneldi. Uykuya dalması birkaç dakikadan fazla almadı.
Rüyasında, Fete’yle birlikte aynı okula gittiklerini gördü, Fete’yi haksızlıklardan kurtarmaya çalışıyor ve yan yana oturdukları sırada onunla uzun uzun konuşuyordu. Fete, Kai’nin rüyasında çok güzeldi o gece (daha doğrusu rüyasındaki o gündüz); saçlarını iki yandan bağlamış, küçük bir kız gibi her iki taraftan da sarkıtmış, mor ve pembe enine çizgili çoraplar giymiş ve sınıfta herkesle dalaşıp durmuştu. Hem Fete’yi, hem de kendisini birer çocuk olarak görüyor ama davranışlarını bir büyük gibi değerlendiriyordu rüyasında. Son hatırladığı şey, Fete’nin saçlarını ve eteklerini dalgalandırarak sınıfın ortasında dans ettiğiydi.
Uyandığında saate baktı, gece dört civarı olsa gerekti. Saati tam görememesinin nedeni gözlerinde biriken yaşlardı. Uyandıktan sonra bile, rüyayı görmeye bir süre devam etti ve bu süre boyunca hiç durmadan ağladı.