Günlük hayat içerisinde kendine yer edinmeye çalışan insan, temel ihtiyaçlarını elde etmenin peşindedir. Ancak, temel ihtiyaçlarını elde edecek çağdaş eğitim, donanım ve birikim sahibi bile olamadığı koşullarda, temel ihtiyaçları elde etme çabası çok daha sert bir görünüme bürünür. Temel yaşam ihtiyaçları peşindeki insan, tüm insani edim ve etkinliklere kendini kapatıp, temel ihtiyaç çizgisini tek amaç olarak algılayıp, tam anlamıyla bir tek boyutluluk içine hapsolma tehlikesi yaşar. Bu varsayımsal tablo, günümüz Türkiye’sinde İstanbul ili, İstiklal Caddesi’nde “gelip geçen” insanlar örnek alınarak oluşturulmuştur. Aslında bu, varsayımsal tablodan öte, deneysel gözlemlerden de çıksa bir gerçeklik olarak karşımızda durur.
Dış dünyanın (medya dahil) yoğun ve sürekli bir saldırısı yaşanırken, bunu okuyamayan, algılayamayan bir insanlar topluluğu, eleştirel bakışa ve analitik düşünme düzeyine de sahip değildir. Ev, sokak, cadde, kent. Bu bir dış dünyadır. İnsan için değil, insana rağmen oluşturulmuş bu dış dünyada, yakınması olmayan insanlar var olanı yetkinleştirmek, iyileştirip güzelleştirmek yerine, günlük hayatı sürdürebilmenin asgari aygıtlarına sahip olmanın savaşımı içindedirler. Gerçeklik algısına bile tam sahip değilken, tele gerçekle, yani medya/televizyon gerçeğiyle kuşatılan ortalama insan, “yeni” çevresini tanıma, bilme ve değiştirme eylemlerinde bulunmayı asla düşünemez.
Kenti yaşamak, kent kültürü ve estetiği üretmek, kenti bir kültürel metin olarak okumak, yukarıda belirttiğimiz varsayımsal tabloda olanaksızdır. Ünsal Oskay’ın deyişiyle, “ ‘Kitap uygarlığından’ geçmemiş bir toplumun ‘kent okuryazarlığı’ olması da beklenemez”. Bu nedenledir ki, İstanbul İli, Beyoğlu İlçesi, İstiklal Caddesi’nde bir yıla yakın bir süredir insanlar kazılan kaldırımlar arasından geçerek, su derelerinden atlayarak günlük yaşamlarını yakınmasız sürdürürler. Üstelik yapılan çok önemli “kentsel dönüşüm” işleri için, kendilerinin iradesinin hiçbir biçimde yer almadığı karar mekanizmaları yukarıdan işletilir, bu kararların eyleme dönüşmesindeki ağır mağduriyete karşın, hiçbir politik, estetik karşı çıkış akla gelmez.
Bir kentin günlük hayatı, kentin tarihinden, dolayısıyla ülkenin tarihinden ayrı ele alınamaz. Pek çok yazarın da vurguladığı gibi, modernitenin ta başından beri, yani tanzimattan beri süregelen iktidar salıncağı, 12 Eylül ile en sonunda “muktedirlerin” eline geçmiştir. Bu kesin iktidar sahipliğiyle birlikte, insanın kimliği ve kişiliğinde gerçekleştirilmek istenen parçalanma süreci hızlanmış, kitlelerin şimdisiyle geleceği birbirinden koparılmış, geleceğiyle bağı koparılan insan, post-insana dönüşmüştür. J. Baudrillard’ın batı kültürünü eleştirirken kullandığı “trans-estetik” ve “trans-politika”dan mülhem, post-insan kavramına kullanmayı doğru buluyoruz: Kötünün kötüsü bir estetik anlamında ele alınan trans-estetik gibi, insan da artık en temel insani özelliklerinden yoksun bir hale getirilmiştir.
Bu çalışmada, Raymond Williams, George Gebner, Baudrillard, M. MacLuhan, Ünsal Oskay gibi kuramcı ve yazarların metinleriyle birlikte, İstiklal Caddesi cangılında günlük hayatını sürdüren post-insanın estetikle ilintisi ele alınmıştır. İktidar sahiplerinin yerel katılıma hiç gerek duymaması ya da “kerhen” gösteri anlam ve içeriğinde ve niteliğinde katılımlara yer verilmesi sorunların bir ucudur. Diğer ucuysa, bu duruma yerel karşı çıkışların olmaması yani edilgen olaydır. Bu edilgenliğin pek çok nedeni vardır. Bu çalışmamızda, yukarıda da belirttiğimiz gibi bir grup iletişim kuramcısı ve yazarın referansıyla, medya ve iletişim odaklı bir değerlendirme yolunu seçtik.
İSTİKLAL CADDESİ’NE GİRİŞ
Cadde, 1996 yılındaki Habitat Toplantısı için “son kez” kaydıyla önemli bir çalışmaya alındı. Var olan ağaçlar söküldü ve yeniden ağaçlandırma yapıldı. Tüm zemin betonla kaplandı ve zemini kaplayan ağır çimento ve tuhaf bir baskı tekniğiyle oluşturulan motifleme sistemiyle biçimlendirildi. Sonrasında, sürekli alt yapı ve onarım çalışmaları nedeniyle yamalar yapıldı. Beton zemine baskıyla yapılan motiflerin yerini, baskı araçları artık elde olmadığı için, ustaların malayla çiziktirdikleri naif motifler almaya başladı.
Caddeye dikilen ağaçlar tam kendine gelirken, büyüyüp teller için tehlikeli olacağı görülünce, yeniden sökülüp, yeni bir “konsept”le ağaçlandırılma yoluna gidildi.
Tüm bu aşamalarda “Dünya’nın merkezi” yakıştırması yapılan İstanbul’un “merkezi” konumundaki yaşam alanları için, hiçbir kayda değer kamusal demokratik alan oluşturulması, kolektif ve entelektüel karar mekanizmalarının hareket geçirilmesi asla düşünülmedi. Bu yanlıştı. Başka bir yanlış da bu yönde etkili bir toplumsal ve bireysel talep ortamının oluşmamasıydı. İnsanlar onarımın ortaya çıkardığı engeller arasında kaygısız ve algısız bir geçiş yaşadılar.
Cadde en son 2005 yılı sonbaharında, yılbaşına yetiştirilmek iddiasıyla çok önemli bir biçim değiştirmeye konu oldu. Yine karar verenlerin kendilerinde gördükleri temsiliyet yetkisiyle, kimseden görüş alma ihtiyacı duymadan, öncelikle caddede, tramvay yolunun iki yanındaki ağaçların sökümüyle işe başlandı. Ağaçların, cadde konseptinde yer almamaları, güvenlik kameralarını önlemeleri ve yürüyüşü zorlaştırmaları, sökülme gerekçeleri olarak açıklandı.
Aylarca, toz çamur ve geçilmez inşaat alanı olan cadde tam bitmişken birden Çin graniti, Türk graniti tartışması yaşandı. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı’nın özel isteği olan
lale motifi dahi yapılmışken yine kimseye sorulmadan, tüm yapılan taşlar söküldü. Yeniden Türk granitleri döşenmeye başlandı. 2006 yılı Kasım ayında çalışmalar hala sürmekteydi.
Bir yıldan fazla süreden beri inşaat sürmesine karşın çiddi bir eleştiri, karşı çıkış yaşanmadı. Tam tersi, son derece doğal karşılanma söz konusuydu.
Bu süre içinde yaptığımız bir alan çalışmasında, yaklaşık 100 kişiden üç kişi duygusal bir tepki gösterdi. Bunlardan bir kişi (konservatuarda öğretim üyesi, piyano hocası, profesör) görüşmemiz sırasında 15 dakika ağladı, bir başka görüşülen kişi niçin kimsenin dava açmadığını sordu. Üçüncü kişi, Belediye Başkanı’nın inceleme gezisi sırasında, sökülen ağaçlara ne olacağını sorma cesareti göstermişti. Bu çalışma, Cadde’de yapılan bir yıllık deneysel gözlemlerin sonucudur.
KURAMSAL YAKLAŞIMLAR
Devletin ideolojik aygıtlarının (din, okullar, aile, basın vb.) etkisi altındaki cadde insanı, fragmanlaşmış bir hayatın parçalanmış kişilikli bir bireyi olarak, öncesiz sonrasız, şimdiyi yaşayan bir heykel eylemsizliğindedir. Bu aygıtlardan özellikle medya araçlarının, düşünsel yeteneği ve alışkanlığı körelten etkisi çok belirgindir. Zaten analitik düşünme yeteneği ve alışkanlığı zayıf olan bir toplumsal yapıda, günlük hayatı perdeleyen içeriği ile özellikle televizyon, yalınkat bir insan profili ortaya çıkarmıştır.
J. Baudrillardı’la ilgili olarak yazılan kapsamlı bir makalede (1) insanlık için ortaya çıkan gelişmelerin olumlu yanının olumsuzluğa dönüşmesi, Baudrillard’ı referans göstererek şöyle belirtiliyor; “ ‘Sanatta Devrim’ ile iyi ve kötü gibi estetik düzeye dair kategoriler terk edilerek ‘kötünün de kötüsü’ gibi trans-estetik kopyalar hayatımızı doldurmuştur. ‘Sibernetik devrim’ makineyle insan arasındaki ayrımı makine lehine ortadan kaldırmış, politikanın sonuna yol açan ‘politik devrim’ ise eski politik biçimlerin simülasyonu olan ‘ trans-politikanın’ egemenliğini kurmuştur.”
MacLuhan’daki makine/endüstri iyimserliği, Baudrillard’da kötücül bir kötümserliğe dönüşmüştür. Çöken batı kültürünün karşısına, pragmatist Amerikan gündelik yaşamını, modern bir gerçeklik ve kültürsüzlüğün gücü olarak tanımlayarak koyuyor.
Cadde’de pragmatist politikaların altında ezilen insanlar için Amerikan tarzı gündelik hayatla ilgili, Baudrillard’ın sahip olduğu görece iyimserliğin verilerini bulmamız olanaksız. Genel görünüm, olumsuz bir kavram olarak ileri sürdüğümüz bir trans-estetik davranış biçimi özelliklerini dahi içermeyen, dahası simülasyonların dahi mümkün olmadığı bir hareket içinde durağanlığı görüyoruz. Durağanlığın bir sıfır gücü yoktur çünkü post-insan yeni bir durum olarak karşımıza çıkıyor.
Medyanın kitleyi pasifleştirdiğini ileri süren Baudrillard bunun başlangıcı olarak, 19. yüzyılda konser salonlarında kalabalık halinde sessiz kalmayı örnek olarak gösterir.
Kitlenin pasifleşmesi, doğru bir saptama olmakla birlikte asıl önemli nokta, simülasyon ve tele-gerçekliğin yanında, medyanın kitlelere ilettiği içeriktir. Pasifleşmenin temelini burada bulabiliriz. Dahası, açıkça şunu söyleyebiliriz; pasifleşmenin nedeni, taşıdığı düzenlenmiş ideolojik içeriktir. İçerik ve içeriğin sunulma biçimi, mesafenin yok edilerek “şimdi ve burada” duygusu ile genellenen ve homojenleştirilen dış dünyanın ve buna bağlı gündelik yaşamın, bireyi tepkisizleştirmesi söz konusudur. Medya saldırısı kavramıyla medya karşıtı bir söylemi dikkati çeken Noam Chomsky’ye göre, devlette biçimlenen iktidara hizmet eden yoğun propagandist medya saldırısı kitleleri donuklaştırır. Sinik bir kamuoyu yaratılarak en fazla tüketimin yapılması yani en fazla kar elde edilmesi sağlanır.
Bu açıdan da bakıldığında caddede, Batılı düşünürlerin düşünsel sosyal laboratuvarlarında inceledikleri denek olan birey ve topluluklara göre daha az donanımlı, daha az moderniteye bulaşmış kişi ve topluluklar söz konusu. Üstelik bu topluluklar, yazılı kültürden, “kitap uygarlığından” geçmedikleri için entelektüel merak ve toplumsal ağırlık açısından da son derece yoksullar. Toplumsal ağırlığı olmayan bireyi ise, en başta küresel hiper-kapitalizm ve post-modern “zaman” yaratmıştır.
Toplumsal ağırlığın olmaması, üzerinde durulan bir toplumsal zeminin ve sürekliliğin de olmamasıdır. Bu da bireyin “uçuçuluğu” anlamına gelir. Bu uçuculuk, birey açısından elbette olumlu bir şey değildir. Uçucu olan, geçici olandır. Etkisiz ve süreksizdir. Küresel gelişim, kapitalizm durağından geçerek bilgi toplumu söylemiyle bu uçucu bireyi yaratmıştır. Eleştiri düşüncesi ve entelektüel yeteneği olmayan bireyler elbette duyguların en “yüce” aşamada olduğu ulusal bayram şenliklerinde Taksim Alanı’nda toplu cinsel taciz eyleminde bulunacaktır.
George Gerbner, televizyonun anlattığı hikayelerle algıların biçimlendiğini ileri sürer. Gerbner’in ilginç “ekme” kavramına göre, televizyon sahte bir dünya eker ve kişiler gerçekliğe göre değil, ekilen bu sahte dünyaya göre hareket ederler. Kısacası ortaya çıkan sanal bir televizyon gerçekliği ve kültürüdür.
Televizyonların, dev ticari şirketlerin ve reklam ağlarının elinde olduğu, kısacası ekonomik bir etkinlik ve ekonomik bir yatırım alanı olduğu dikkate alındığında televizyon kültürünün aslında bir ticaret kültürü olduğu çıkarımını yapmak yanlış olmaz. Daha tanıdık bir kavramla söylersek tüketim toplumu ve tüketim kültürü…
Ünsal Oskay’ın deyişiyle “insan bilincinin dışardan istilası” (2) ile birlikte, bilinç tutulması, bilinç donuklaşması yaşanmaktadır. Çünkü zaten Aydınlanma Devrimini yaşamamış ve kitap uygarlığından geçmemiş bir toplum olarak, analitik yargı ve itiraz cesaretine sahip olunduğu söylenemez.
“Zaman, idrakindeki kesikler ve ancak şoklar halinde algılanabilmesi yüzünden, organik bir zaman olarak yaşanamaz olmuştur. Bellek edinmemize olanak bırakmayan bir zaman biçiminde yaşanır olmuştur. Yaşanıp geçilen zaman …” (3) Böylesi bir zamanda televizyon Oskay’a göre yeni bir tiranlığın tohumlarını atıyor. Uzağı yakın, yakını uzak eden televizyon, toplumların kültür hayatında da kesin olarak belirleyici bir yere sahiptir.
Nitekim Cadde’de de popüler dizilerden fırlamış kopya kişiler, başka bir zamanı ve gerçekliği yaşar bir haldedirler. Öyle ki, eleştirdiğimiz “şimdi ve burada” konumu dahi yaşanmaz. “Şimdi ve burada” yaşanmakta olan çukur engelleri, kazılmış yollar, çamurlar, bu kişileri hiçbir biçimde etkilemez, estetik bir ayılmaya neden olmaz.
Televizyonların ticariliği konusunda Raymond Williams açık ve nettir: “Kapitalizmin genel savunma dilinde olduğu gibi ticari yayıncılıkta, bırakın kapitalist demeyi, kendini ticari olarak bile adlandırmaz, ‘özgür” ve “ bağımsız’ gibi hakla ilişkiler tanımlarını kullanır ve sık sık kendisinin ‘tekel’ ve ‘devlet denetimi’yle karşıtlığını vurgular.” (Raymond Williams, Televizyon, Teknoloji ve Kültürel Biçim)
ESTETİK-ÖNCESİ GÖRÜNÜMLER
Görmek/Görememek
Cadde’yi dolduran ve yapılan yapısal değişiklikle “doldurulan” kalabalık ve bu kalabalığı oluşturan bireyler; baştan beri söylenegelen, adı ister iktidarın ideolojik aygıtları, ister televizyon kültürü, ister medyanın olumsuz yoğun saldırısı olsun, gerçekten zaman-mekan homojenleşmesini yaşayan, şimdiyi bile algılama derdi olmayan bir görünüm sergiliyor. Gerek kentli olsun, gerekse kente dışardan gelmiş olsun; kentlilik duygusu, kentlilik bilinci olmaması nedeniyle içinde yaşanılmak istenen bir kent tasavvuru ve tahayyülü oluşmamıştır. Bu nedenle, tasavvur ve tahayyül sahibi olmayan birey, olası tahayyül ve tasavvuruna tezat oluşturan görüntüleri görmemektedir. Bir başka açıdan, kente göç yoluyla gelen bireyler de kendi habituslarında olmamaları nedeniyle, bir kopma yaşamıştır. Geldikleri yeni mekanın yabancılığı, olması gerekene ilişkin bir görsel algının ve belleğin olmaması, var olan tezatlığın görülmesini engelliyor. Bu nedenledir ki “Dünya’nın merkezinde”ki bir kentin merkez konumundaki bir caddesinde hiçbir şaşkınlık yaşanılmıyor; sulu dereciklerden atlanıyor, çukurlar dolaşılıyor, ayakkabıya, paçaya yapışan çamurlar görülüyor. Bu olumsuzlukların sürekliliği yaşam kalitesini son derece aşağılara çekse de henüz asgari düzeyde bir estetik düzleme ulaşılmadığı için, tepki doğuracak bireysel ya da toplu karşı çıkışa neden oluyor.
Çevreyi görme ve algılama, bir eğitim ve buna bağlı bir bilinç sorunudur aynı zamanda. Çevreyi görmek ve algılama bilinci oluşmadan, yazılı kültür, kitap uygarlığı gibi aşamalardan geçilmeden, doğrudan televizyonun simülasyon gerçekliğine atlayan bireyin gözleri, “gerçek” gerçekliğe karşı iyice körleşiyor. Çünkü artık televizyon gerçekliği ile yaşamın idamesi söz konusudur. Medyanın gerçekliği, estetik olmayan bir gerçekliktir. Sentetik bir gerçeklik yanılsamasıdır.
Görmeme/Tanımama
Görmemek, elbette peşin olarak tanımamayı da gündeme getirir. Kalabalık içinde herkesin çevreye ve birbirine yabancı olması söz konusudur. Burada belirtilmek istenen bir meta yabancılaşmasından daha fazlasıdır; insanın insana yabancılaşmasıdır aslolan. Yabancı olan insan, çevresine de tek tek insanlara da toplumsal oluşumlara da yabancıdır. Yabancılık, birlikte yapmayı, birlikte üretmeyi, birlikte değer üretimini engeller. Böylesi bir yabancılaşma içinde ortak duruş, ortak mekanlar, kamusal alan yaratımı hemen hemen olanaksızdır. Fransız Devrimi sırasında Paris’te, şimdi Eiffel Kulesi’nin bulunduğu yer, çevresi engebeli bir araziymiş. Halk bir araya gelip tartışmak istediği zaman birbirini görmeme ve duymama sorununu ilginç bir kamusal mekan yaratımıyla çözümlemiş; tüm tepeleri düzleyerek, doğrudan demokrasinin koşullarını yaratmış. Paris örneği Cadde için bir ütopyadan ötedir neredeyse.
M. MacLuhan’ın iyimser deyimiyle küresel köy olan dünyada, küresel köylüleşememe durumu yaşanıyor. Köyde herkes yüz yüze, doğrudan iletişim içindedir. Aracı yoktur. İletişim araçlarının bütün dünyayı bir köy toplumu ilişkisi kadar yakınlaştırdığı, doğrudan hale getirdiği savı, yaşanan parçalanma, travmatik yarılmayla geçersiz hale gelmiştir.
Gelenler/Gidenler
Cadde’ye Garanti Güncel Sanat Merkezi, Borusan Sanat Merkezi, Aksanat gibi banka ve şirket sponsorluğu esaslı kültürel mekanlar geldi. Bütün cadde bunun dışında bir ticarethaneye dönüşüyor. İlginç bir nokta, Aksanat cadde’de bir süre alt salonunu sergi salonu olarak kullandıktan sonra, cephe ve vitrin niteliğini daha iyi değerlendirmek amacıyla Teknosa’ya dönüşmüş olmasıdır. 44 yıldır Cadde’de yer alan ve seçkinliğin simgesi gibi kabul edilen Vakko, Cadde’yi terk etti. Hemen yanında, yola cepheli sepetlerde 10 liraya saf yünden iç çamaşırı satılan işyerleri geliyor.
70 yıllık ısmarlama gömlekçi içerideki iş hanına çekiliyor. Yerine, börek, simit, kebap, kafe gibi hızlı para trafiğine açık mekanlar geliyor. Bir şairin tanımladığı gibi kocaman bir kalın bağırsağa dönüşüyor cadde.
Bu denli olumsuzluğun yanı sıra, Beyoğlu Festivali, Pera-Fest gibi iyi niyetli kültür ve sanat etkinlikleri, bir dış dünya, yabancı bir alem algısıyla, katılmadan bakmakla yetiniliyor.
Cadde ve Gentrification
Cadde için yapılan olumsuz eleştirilerle birlikte ele alınması gereken bir kavram da gentrification. Cadde’nin estetik öncesi görünümlerine koşut olarak, İstanbul’da bazı noktalarda farklı bir yaşam alanı kurulmuş/kuruluyor. (4) Soylulaştırma olarak Türkçeleştirilmesi önerilen bu kavram ve olgu, caddenin olumsuz estetik deneyimlerinin bir antitezi gibi görülebilir. İstanbul da yaşayan belirli bir toplumsal, ekonomik düzeyde ve belirli bir entelektüel nitelikteki kişilerin, kent içinde belirli bir yöreye yönelimi sonucu oluşan değişim… “Gentrification, kent merkezinde var olan fiziksel ve sosyal köhnemenin yaşandığı konut alanlarının fiziksel yapısının rehabilitasyonu sonucunda, yerleşim genelinde, sosyal sınıfın ve mülkiyet değişiminin gerçekleşmesidir.” (5)
Caddenin hemen yakınındaki, Doğan Apartmanı gibi tekil örnekler, Galata bölgesi, Asmalımescid, Balat, Fener, Kuzguncuk, gentrification alanlarına örnek gösteriliyor. Buralarda, mekanlar biçimsel anlamda aslına uygun olarak tam bir restorasyona tabi tutuluyor. Mekanların yeni sahiplerinin buralara gelmesiyle sosyal/demografik bir restorasyon da yaşanıyor. Konuyu burada uzun uzadıya tartışmak yerine kısa bir hükümle değinmeyi uygun buluyoruz: Cadde’de yaşanan olumsuzluğun anti-tezi böylesi bir soylulaştırma olmamalıdır. Zira kent yaşamı açısından bu da bir çeşit yabancılaşmadır.
Özel Notlar
Birikim ve belleğin olmadığı bir mekan; bir yılda iki değişiklik.
Kent merkezinde, estetik-ekolojik açıdan özgün niteliğe, ayırıcı niteliğe sahip olmayan bir “sözde” merkez yaşam alanı görüntüsü var.
Kültürel/kentsel yoğunlaşmanın en üst düzeyde olması beklenirken, en alt düzeyde bir genel görünüm söz konusu.
Görememe/bilmeme; çifte etki yaşanıyor. Bilmek, sahiplenmeyi ve korumayı getirir. Öncesine ilişkin bir bilme olmadığı için, bu bilmenin üzerine şimdi ve geleceğin kurulmasına ilişkin de bir bilme eksikliği var.
Yeni mimari tarzla günlük hayatın örtüşmesi ve ortaya çıkan meta estetiği; Teknosa buna en son örnektir. Kent kültürüne yönelik üretimin olmadığı ama mal satışının bulunduğu bir mekan. Kocaman bir satış vitrini. Ancak ucuz ve çok satışın hedeflendiği bir vitrin. Baudrillard’a göre “Yaşadığımız çağ, nesneler çağıdır. Artık nesnelerin ritmine ve onların hiç kesintisiz art arda gelişlerine göre yaşanmaktadır.” (Yırtıcı, s. 103). Kent ekonomik bir birim olduğu kadar ve aynı zamanda top yekun bir ürüne dönüşüyor. Birey de tüketim kültürü kuşatması altında, üretimine katkısı olmayan bu kent-ürüne yabancılaşıyor. “Benim kentim, benim caddem” bilinci olmadığı için, Cadde’de estetik-öncesi görüntüler yaşanıyor.
Kültür başkenti söylentisi, rantın başkenti olgusunu kültürel etkinliklerden önce ortaya çıkarıyor. Salt kültür başkenti söylentisi bile, en kıyıdaki taşınmazların değerinde artış yapılmasına neden oluyor.
Sonuç Yerine
C. Baudelaire, karikatürün 14. yüzyılda doğuşuyla ilgili değerlendirmede bulunurken;
“Çirkini güzelin uyumlu bir antitezi olarak yakalamak gibi temel bir ön varsayıma ulaşılmamıştı henüz o zaman” diyor. (6) Caddede ele aldığımız estetik öncesi görünümler için, ünlü şairin yaklaşımındaki estetik değerlendirmede bulunmamız olanaksız. Görünüme genel olarak çirkinlik adını verdiğimizde, böylesi bir çirkinliğin karşılığı olan bir estetik kategoriye ulaşmamız oldukça zor.
Fordist üretim süreci ve bu sürecin ritmi, Walter Benjamin’e göre, yaşamın kendisinin de çalışma hayatının özelliklerine göre düzenlenmesine neden oldu. Yeni teknoloji yaşamda bir tür şiddet oluşturmuştur. “… İnsanın algılamalarının dolaysız algılamalara indirgenmesine yol açan yeni toplumsal yaşam, insana kendi yaşamının yazarı olabileceği yönünde bir bilinç taşıma olanağı bırakmamaktadır. Büyük kentlerin caddelerinde, yoğun trafiğinde yürüyen insanın durumu ile akan şeridin başındaki işçinin durumu arasında büyük benzerlik vardır.” (7)
Kentler ekonomik ve sosyal birimlerdir. Kişi, kentle ekonomik ve sosyal bağlamda bir yaşam bağlantısı içinde olur. Bu bağ veya birlikte oluş tamamen bir zorunluluktur. Kişi kentle estetik bağlamda da birlikte olur. Ancak bu birliktelik, zorunlulukla değil, kişinin etkin iradi eylemiyle olasıdır. İşte bu ayrım nedeniyle, cadde örneğinden yola çıkıldığında estetik öncesi bir günlük yaşam söz konusudur. Yazıda ele aldığımız düşünürlerin açıklamalarının şu veya bu biçimde caddede doğrulanması, estetik çıplaklıktan dolayıdır. Elbette her kişinin toplam kalitesi farklı. Ancak topluluğun toplam kalitesi son derece düşük olduğundan, bir ortalama değil, toplam kalitenin en düşük düzeyinde bir yaşam pratiği karşımıza çıkıyor. Düşük düzeyse büyük bir kütle oluşturduğundan, fiziksel bir etki ve güçle, tüm kaliteyi en aşağıya çekiyor. İnsanın iyimser olasılıklar bir yana, dönemsel anlamda kendini red anlamında post-insan görünümüne büründüğü koşullarda, estetik öncesi bir trans-estetiğe atlanma hali yaşanıyor. Çünkü, “Kentler, sadece insanların kolektif bir biçimde anlamlar üretme ve dünyadaki yerlerini tanımlama süreçleriyle ilgilendikleri yerler oldukları taktirde vardır.” (8)
Yaşayan bir kent, yapılırken ortak akla verilen rol ve önem oranında ortaya çıkar ve kent yaşanılır olur. Bu koşullara ulaşılması halinde, post-insan ve estetik öncesi görünümler ortadan kalkabilecektir.
(1) Zuhal Öker, Kadife Karanlık, s. 231.
(2) Ünsal Oskay, Çağdaş Fantazya, s. 155.
(3) A.g.e., s. 280.
(4) Derleyen: David Behar, Tolga İslam, İstanbul da Soylulaştırma, Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul 2006.
(5) Nilgün Ergün, Gentrification Kuramlarinin Istanbul’a Uygulanabilirligi, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları,
Şubat 2006, İstanbul.
(6) C. Baudelarie, Gülmenin Özü, Çeviren: İrfan Yalçın, İris Yayınları 1992.
(7) Walter Benjamin, Estetize Edilmiş Yaşam, Çeviren: Ünsal Oskay, Dost Yayınları, İstanbul, s. 157.
(8) Geoff Mulgan, Yeni Zamanlar, Derleyen: Stuart Hall, Martin Jacques; Çev: Abdullah Yılmaz, Ayrıntı Yayınları.
KAYNAKÇA:
Hazırlayan: Gül Batuş, Kadife Karanlık 2, Su Yayınları, İstanbul, 2006.
Charles Baudelaire, Gülmenin Özü, Çeviren: İrfan yalçın, İris Yayınları, İstanbul, 1997.
Derleyen: David Behar ve Tolga İslam, İstanbul’da Soylulaştırma, Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 2006.
Walter Benjamin, Estetize Edilmiş Yaşam, Çeviren: Ünsal Oskay, Der Yayınları, İstanbul, 1995.
Le Corbusier, Bir Mimarlığa Doğru, Çeviren: Serpil Merzi, YKY, İstanbul, 2003.
Jared Diamond, Tüfek, Mikrop ve Çelik, Çeviren: Ülker İnce, Tübitak Yayınları, Ankara, 2004.
Terry Eagleton, Estetiğin İdeolojisi, Hazırlayan: Bülent Gözkan, Özne Yayınları, İstanbul, 1998.
Stuart Hall, Martin Jacques, Yeni Zamanlar, Çeviren: Abdullah Yılmaz, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 1995.
Marshall McLuhan, Yaradanımız Medya, Çeviren: Ünsal Oskay, Merkez Yayınları, İstanbul, 2005.
Armand Mattelart, Bilgi Toplumunun Tarihi, Çeviren: Halime Yücel Altınel, İletişim Yayınları, İstanbul, 2004.
Armand Mattelart, İletişimin Dünyasallaşması, Çeviren: Halime Yücel, İletişim Yayınları, İstanbul, 2005.
Ünsal Oskay, İletişimin ABC’si, Der Yayınları, İstanbul, 2005.
Ünsal Oskay, Popüler Kültür Açısından Çağdaş Fantazya, Bilim-Kurgu ve Korku Sineması, Der Yayınları, İstanbul, 2000.
Hakkı Yırtıcı, Çağdaş Kapitalizmin Mekansal Örgütlenmesi, Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 2005.
Raymond Williams, Televizyon, Teknoloji ve Kültürel Biçim, Çeviren: A. Ulvi Türkbağ, Dost Yayınları, Ankara, 2003.