Şiiristanbul: Kırım Kilisesi


G. Sesil Sar

15 Mayıs Salı, karanlığı henüz çökmemiş bir akşamda, yavaşça, el ele, yan yana, duvarların uzayıp gittiği yoldan, yaprakların saklayamadığı yere, şiire doğru yürüyordu insanlar. Herkes biliyordu nereye gittiğini; Tema, saat, yer belliydi: Aşklar Zamana Yazılı, saat sekizde Kırım Kilisesi’nde. Hazırlayan ve sahneye uyarlayan: Atilla Birkiye.

Kilise bahçesi, Şiir Festivali’ne katılan yerli yabancı şairler ve işinden, evinden, okulundan gelen şiir severlerle dolmaya başladı. Bahçede, kilisenin kapısının açılmasını bekleyenler, tanıdık yüzler var mı diye etrafa göz atarken, tanıdık arayan diğer gözlerle sessizce selamlaştı.

Tarih ve Toplum Bilimleri Enstitüsü (TTBE) Festival Düzenleme Komitesi Başkanı Zeki Bey, herkesle tek tek ilgilenirken, Ercüment Bey, dinletiden önce ikram ettiği şaraplarla, içimize sihir serperek şiir kapısını araladı. Mis kokan bahçede, pırıl pırıl bir gökyüzünün altında, ayak üstü sohbetlerle zaman ilerliyordu. Bahçede edilen sohbetler sırasında hızlı içilen şaraplar sabırsızlığımızı ele veriyordu. Sanırım bu sırada kilisenin içinde de, özenli bir hazırlık vardı:

Kilisenin ortasına bir masa konuyor, üzerine mumlar yerleştiriliyor; oyuncuların, müzisyenlerin yerleri ayarlanıyor, ışıklar düzenleniyor, kameramanlar yerlerini belirliyor. Bütün bu hazırlıkların sonunda da muhtemelen, Atilla Birkiye düzene son kez bakıp, “Tamam, artık bekleyenleri davet edebiliriz,” diyor ve kilisenin kapısı açılıyor. Şaraplarıyla yavaş yavaş içeriye girenleri önce, Kırım Kilisesi’nin arka cephesine bakan görkemli gül penceresi ağırlıyor. Hiç zaman kaybetmeden, ortaya kurulan sahnenin etrafına çevrilen sandalyelerde yerler belirlenip, çok kımıldanmayacak bir oturuş seçiliyor. Herkes yavaş yavaş yerleşiyor. Buradan sonrasını anlatmak çok kolay değil. Artık kapı kapandı. Işıkların bir kısmı söndürüldü. Gül pencereden düşen gün ışığı dışında zamanı belli eden hiçbir şey yok. Sahnedeki oyuncular, müzisyenler, bir mumun ucu; dinleyiciler de onların etrafını sarmayı bekleyen hale gibi. Kilisenin içi, bütünüyle topraktan çıkıp alev almayı bekleyen kocaman bir mumu andırıyor.

Ve şiir çakılıyor; sonra bir daha, bir daha… kocaman mum alev alıyor. Artık, şiirler ve zaman, sırasız algılanıp, hatırlanacak bir hale bürünüyor. Turuncu bir hava soluyoruz. Kilisenin heybetli duvarları güneş yanığı gibi. Nazım Hikmet’in Tahirle Zühre Meselesi’ni dinlerken, kilise balkonundaki yaldızlar soru sorar gibi göz kırpıyor. Herkes aynı anda aşkı nasıl yaşadığını sorguluyor. Serdar Şensezgin, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Bütün Yaz’ını gitarıyla harmanlayıp sunuyor. Kimimiz eşlik ederken kimimiz susuyor. Alev büyüyor. Cemal Süreya’nın Aşk’ıyla masada yanan mumlar titriyormuş gibi görünüyor sonra da şiirin sonunda hınzır tebessüm yüzlerde yerini alıyor:

Şimdi sen kalkıp gidiyorsun. Git.
Gözlerin durur mu onlar da gidiyorlar. Gitsinler.
Oysa ben senin gözlerinsiz edemem bilirsin
Oysa Allah bilir bugün iyi uyanmıştık

(…)

Şurda senin gözlerindeki bakımsız mavi, güzel laflı İstanbullar
Şurda da etin çoğalıyordu dokundukça lafların dünyaların
Öyle düzeltici öyle yerine getiriciydi sevmek
Ki Karaköy köprüsüne yağmur yağarken
Bıraksalar gökyüzü kendini ikiye bölecekti
Çünkü iki kişiydik

Oysa bir bardak su yetiyordu saçlarını ıslatmaya
Bir dilim ekmeğin bir iki zeytinin başınaydı doymamız
Seni bir kere öpsem ikinin hatırı kalıyordu
İki kere öpeyim desem üçün boynu bükük
Yüzünün bitip vücudunun başladığı yerde
Memelerin vardı memelerin kahramandı sonra
Sonrası iyilik güzellik.

Bir ara Metin Belgin şiir okurken, ezan sesi duyuluyor. Şiire dalıp, bu büyülü şölenle yerden yükselen insanların, ibadetin hangi safhasında olduğu meçhul. Zaman gitgide kutsallaşıyor. Yakalanması zor olan bu anların değerini hatırlayıp da sonuna kadar zamanın içinde yükselen insanların bakışları, kilisenin bahçesinde olduğu gibi çarpışıyor. Bu seferki selamlaşma çok başka; sen de buradasın, andasın deniliyor sanki; Turgut Uyar’ın Hazırlandım Diyelim şiiriyle kontrol edilirken ruhun cephanesi:

hazırlandın diyelim bir yolculuğa
“bu, yalnızlığa da olabilir” diyor birisi
dayanıklı mısın bakalım
silahın nedir
ilkin asfalt ve beton
bir bakarsın önün ardın su kesilir
yüzme de bilmezsin ayrıca

“çocukluktan kalma şeyler bunlar”
diyor matrağa düşkün biri
“nasıl olsa yenilir”

(…)

ama gölgemi önüme düşürüyor
güneş önümden gelirken
şaşırıyorum gövdemi

matrağa alışkınım aslında ama
ille kayayı delen incir,
suları aşan gemi!

Dinletilere gitmeden yakalaması zor bir sinerji yaşanıyor. Murathan Mungan’ın şiirlerinden Olmasa Mektubun, ilk önce Serdar Şensezgin sonra Eylül Duru’nun sesiyle yankılanıyor. Eylül Duru, şarkının devamını Yunanca söylerken, bildik bir şarkının melodisinden çıkıp bilinmeyene doğru gidiliyor.

Hakan Gerçek’in okuduğu, Attila İlhan’ın Üçüncü Şahsın Şiiri, cinayet işletesi bir delilik anını hatırlatıyor; kilisede günah çıkartma olanağıyla. Oylum Karakaş’ın yanaklarının gölgesi düşerken viyolonseline, Serdar Şensezgin’le enstrümantal Yalnızlığım çalınıyor. Yaldızlı ikonalar bile şaşırıyor, kilisenin ortasında yanan kocaman mumun halesine. Şarkının sözleri içimizde yankılansa bile, herkes üzerine kendi aşkının sözlerini yazıyor.

Temanın “Aşk” olduğu akşamda; Aşklar Zamana Yazılı, dinletisinde Oktay Rifat’ın Eski Zaman Aşığı, Cemal Süreya’nın Cıgarayı Attım Denize, Cahit Sıtkı Tarancı’nın Desem Ki… Edip Cansever’in İçinden Doğru Sevdim Seni… ve daha nice aşk şiiriyle zaman ilerliyor.

Serdar Şensezgin, Ümit Yaşar Oğuzcan’ın İspanyol Meyhanesi’ni söylerken gitar eşliğinde, zamanın içine girememiş iki beden sesi çıkıyor kaskatı ama kimse bu büyülü anın bozulmasına izin vermiyor, herkes Şensezgin’e büyük bir coşkuyla eşlik ediyor. O anı en güzel anlatan Edip Cansever’in Yerçekimli Karanfil’i oluyor; “Bak nasıl, beyaza keser gibisine yedi renk/Birleşiyoruz sessizce.” Ya biz okunan şiirlerin içinde oluyoruz ya da onlar bizi dört yandan kuşatıyor.

Sonra herkesi yerinden oynatan bir mısra duyuluyor; “ben sana mecburum bilemezsin”
Herkesin aynı anda zonkluyor şakakları. Eşlik ederken şiire, aralanan dudaklar yol veriyor kilitlenen tutkulara; artık heybetli kilise duvarları görünmüyor; her şey alabildiğine engin duruyor. Koca mum eriyip bitiyor:

ben sana mecburum bilemezsin
adını mıh gibi aklımda tutuyorum
büyüdükçe büyüyor gözlerin
ben sana mecburum bilemezsin
içimi seninle ısıtıyorum.

ağaçlar sonbahara hazırlanıyor
bu şehir o eski İstanbul mudur
karanlıkta bulutlar parçalanıyor
sokak lambaları birden yanıyor
kaldırımlarda yağmur kokusu
ben sana mecburum sen yoksun.

(…)

belki haziran’da mavi benekli çocuksun
ah seni bilmiyor kimseler bilmiyor
bir şilep sızıyor ıssız gözlerinden
belki Yeşilköy’de uçağa biniyorsun
bütün ıslanmışsın tüylerin ürperiyor
belki körsün kırılmışsın telaş içindesin
kötü rüzgar saçlarını götürüyor

ne vakit bir yaşamak düşünsem
bu kurtlar sofrasında belki zor
ayıpsız fakat ellerimizi kirletmeden
ne vakit bir yaşamak düşünsem
sus deyip adınla başlıyorum
içim sıra kımıldıyor gizli denizlerin
hayır başka türlü olmayacak
ben sana mecburum bilemezsin.

Sonra bir el değdi ışıklara… Her yer karardı. Kilise yok oldu. Herkes yalnızlıkla çırılçıplak kaldı. Ayna tuttu ışığı söndüren el, sessizce sıcağı içine akan koca muma. Herkesin neredeyse aynı anda çoğalıp aynı anda yok olduğu karanlıkta, koca mum soğuyunca, önce sandalyelerin sesi sonra alkışlar duyuldu.

UYARI!

Dinletileri, yıl içersinde İş Sanat Kültür Merkezi’nden takip edilebilirsiniz.
Atilla Birkiye, Mehmet Birkiye ve müzisyenlerle, oyunculardan oluşan ekibin dinletilerini bilenler biliyor; bilmeyenler için; Cep telefonlarınızı kapatmayı unutmayın ve dinletiden çıktıktan sonra, mümkünse araba kullanmayın, diyelim kullandınız polis çevirdi, hohlamayın! Öneri; tanıdık birinden sizi dışarıda beklemesini ve eve bırakmasını rica edin. Arabası ve rica edeceği kimseleri olmayanlar; taksiye binin, yalnız şoföre kafiyeli cümleler kurmayın. Ara sıra da yola ve taksimetreye bakın. Otobüse binmeyin. Diyelim çok mecbur kaldınız, ışıklardan karşıya geçerken mümkün mertebe ışıklara değil yanınızdaki insanlara göre hareket edin. Otobüse biner binmez, ineceğiniz durağı bilseniz de şoförden uyarmasını rica edin. Hiç şakası yok; varsın ilk kez biniyormuş ya da bu şehrin yabancısıymış gibi davranın, ki böyle yapmanıza gerek dahi kalmayacaktır. Bu arada en önemli uyarı tanımadığınız insanların yüzüne şiir okumayın!



Page copy protected against web site content infringement by Copyscape